Kur’an’ın hayatımıza tuttuğu aynalardan biri olan 99 koyun kıssası, bize önemli bir ilkeyi hatırlatıyor: Önce dinle, araştır ve anla; sonra hükmet.

Kur’an bir hayat kitabıdır. Sadece okunup geçilecek değil; anlaşılacak, üzerinde düşünülecek ve hayata taşınacak bir kitaptır. İnsan ilişkilerinden aile hayatına, ticaretten yönetime, eğitimden adalete kadar hayatın hemen her alanında bize ölçüler sunar. Kur’an’daki kıssalar da bunun en çarpıcı örneklerindendir. Çünkü kıssalar yalnızca geçmişte yaşanmış olayları anlatmaz; bugünün insanına da ayna tutar.

İşte Hz. Dâvûd’un önüne gelen iki kişinin muhakemesiyle ilgili kıssa, bu açıdan üzerinde özellikle durulması gereken bir örnektir.

Sâd Suresi’nin 23 ve 24. ayetlerinde anlatıldığı üzere iki davacı Hz. Dâvûd’un huzuruna gelir. İçlerinden biri, “Bu benim kardeşimdir. Onun doksan dokuz koyunu var, benim ise bir tek koyunum var. Buna rağmen ‘Onu da bana ver’ dedi ve tartışmada beni bastırdı.” diye şikâyette bulunur. Hz. Dâvûd ise bu söz üzerine, diğer tarafın talebinin haksızlık olduğunu ifade eder. Ardından bunun bir imtihan olduğunu fark eder, Rabbinden bağışlanma diler ve Allah Teâlâ onu bağışlar. Hemen sonrasında ise kendisine insanlar arasında hak ile hükmetmesi ve hevâya uymaması emredilir.

Bu kıssanın tefsirlerde farklı yönleriyle ele alındığını elbette unutmamak gerekir. Ancak kıssadan çıkarılabilecek önemli usul derslerinden biri şudur: Bir mesele hakkında hüküm verirken adil bir usule riayet etmek, tarafları dinlemek ve aceleyle sonuca varmamak gerekir.

Çünkü adalet yalnızca doğru kararı vermekten ibaret değildir. Doğru karara doğru bir yöntemle ulaşmak da adaletin bir parçasıdır.

Hukukta bunun karşılığı çok açıktır: Usul esastan önce gelir.

Bir iddia ortaya atıldığında hemen hüküm verilmez. İddianın doğruluğu araştırılır, deliller değerlendirilir, tarafların beyanları alınır ve herkesin kendisini savunmasına imkân tanınır. Çünkü bir insanı yalnızca başkasının anlattıklarına bakarak yargılamak, çoğu zaman gerçeğin yalnızca bir bölümünü görmek demektir.

Bir tarafı dinleyerek verilen hüküm, diğer tarafın söyleyeceklerini daha baştan yok sayıyorsa, ortada adil bir muhakemeden söz etmek zorlaşır.

Zira insan, duyduğuyla hüküm vermeye son derece yatkındır. Bir olayın yalnızca bir tarafını dinlediğinde, anlatılanları bütünüyle gerçek kabul edebilir. Oysa diğer taraf konuştuğunda olayın hiç bilinmeyen yönleri ortaya çıkabilir. İlk bakışta haklı görünen kişi haksız, haksız görünen kişi ise haklı çıkabilir.

Bu yüzden “Önce dinle, sonra hükmet.” ilkesi yalnızca mahkeme salonları için değil, hayatın tamamı için geçerlidir.

Aile içinde de böyledir.

Bir anne veya baba, çocuklarından biri hakkında diğer çocuğun anlattığı bir mesele üzerinden hemen karar verirse, belki de hiç dinlemediği çocuğuna karşı haksızlık yapacaktır. Eşler arasında da aynı durum söz konusudur. Bir tartışmada yalnızca bir tarafın anlattıklarına bakarak diğer tarafı suçlamak, problemi çözmek yerine büyütebilir.

İş hayatında, yöneticilikte ve kamu hizmetinde de aynı ölçü geçerlidir. Bir çalışan hakkında şikâyet geldiğinde, yöneticinin yalnızca şikâyeti yapan kişiyi dinleyerek karar vermesi ne kadar doğru olur? Bir kurumda bir görevlinin başarısız olduğu söyleniyorsa, gerçekten başarısız olup olmadığı araştırılmadan alınacak bir karar ne kadar adil olabilir?

Liyakat de burada devreye girer.

Bir göreve insan seçerken kişisel yakınlıklar, duyumlar, önyargılar ve kişisel kanaatler değil; ehliyet, tecrübe, dürüstlük ve işi yapabilme kapasitesi esas alınmalıdır. Çünkü liyakatin olmadığı yerde adalet de yara alır. Yanlış kişiyi doğru yere getirmek yalnızca bir kişiye haksızlık etmek değildir; o kişinin hizmet edeceği insanlara da haksızlık etmektir.

Aynı şekilde ticarette de tarafların birbirini dinlemesi, sözleşmelere sadık kalması, hakkaniyeti gözetmesi ve güçlü olanın zayıf olanın hakkına el uzatmaması gerekir.

Eğitimde de aynı terazi vardır.

İki öğrenci tartışır.

Bir öğrenci konuşur.

Öğretmen karar verir.

Diğer öğrenci susar.

Belki de öğretmenin bilmediği gerçek, tam da o öğrencinin söyleyecekleri arasındadır.

İş hayatında da böyledir.

Bir çalışan hakkında şikâyet gelir.

Şikâyet dinlenir.

Fakat çalışan dinlenmeden karar verilirse, sonuç doğru olsa bile süreç adalet açısından eksik kalabilir.

Çünkü hakkında karar verilen insanın söz hakkı vardır.

Bu, yalnızca hukukta değil, insan ilişkilerinin tamamında temel bir ahlâk kuralıdır.

Bütün bunların ortak noktası şudur:

İnsan hayatında birçok haksızlık, yalnızca kötü niyetten değil; acele hüküm vermekten, yeterince araştırmamaktan ve karşı tarafı dinlememekten doğar.

Bugün iletişim araçlarının çoğalmasıyla bu mesele daha da önemli hâle gelmiştir. Bir olayın tamamını öğrenmeden birkaç cümlelik bir paylaşımla insanlar hakkında hüküm verebiliyor, bir görüntünün veya kısa bir açıklamanın arkasındaki gerçeği araştırmadan taraf olabiliyoruz.

Oysa adalet, duyduğumuz ilk sözün peşinden gitmek değildir.

Adalet; gerçeği buluncaya kadar sabırlı olabilmektir.

Bir insan hakkında hüküm vermeden önce onu dinlemek…

İddiayı hükme dönüştürmeden önce araştırmak…

Kanaati delilin yerine koymamak…

Öfkeyi adaletin önüne geçirmemek…

Ve en önemlisi, “Ben bu olayın bütün taraflarını gerçekten dinledim mi?” diye kendimize sormak…

İşte asıl mesele budur.

Kur’an’ın kıssaları, geçmişte yaşamış insanların hikâyelerini anlatıp bizi seyirci bırakmak için değildir. Onlar, kendi hayatımıza bakmamız için önümüze tutulmuş aynalardır. Hz. Dâvûd’un kıssası da bugün bize yalnızca adaleti değil, adalete ulaşırken izlenecek yolu düşündürmektedir.

Çünkü adalet, yalnızca vardığımız sonuçta değil, o sonuca hangi usulle ulaştığımızda da saklıdır.

Bir insan haklı olabilir. Fakat onun haklı olduğunu ortaya koyabilmek için önce adil bir muhakeme gerekir. Bir iddia doğru olabilir. Fakat doğru olduğunu ortaya koymak için araştırmaya ihtiyaç vardır.

Bu nedenle hukuk dünyasının önemli ilkelerinden biri olan “Usul esastan önce gelir” sözü, hayatın birçok alanında da karşılığını bulmaktadır.

Önce dinlemek…

Sonra anlamak…

Araştırmak…

Delilleri değerlendirmek…

Ve ancak ondan sonra hüküm vermek…

Belki de 99 koyun kıssasının bugün bize yönelttiği en önemli soru budur:

Bir insan hakkında hüküm vermeden önce karşı tarafı gerçekten dinledin mi?

Çünkü adalet sadece haklıdan yana olmak değildir.

Haklıyı buluncaya kadar adil davranmaktır.

Ve unutmayalım:

Usul esastan önce gelir. Çünkü adalet, yalnızca verdiğimiz hükümde değil, o hükme giderken yürüdüğümüz yolda da vardır.