Eğitim, hayata hazırlık değildir; hayatın kendisidir. Eğitimin görevi, bütün çocukları birbirine benzetmek değildir. Eğitimin görevi, her çocuğun kendisi olmasına yardım etmektir.

Yeni bir eğitim-öğretim yılı başladı…

Sabahın erken saatlerinde yeniden okul yollarına düşecek çocuklar.

Kiminin sırtında kendisinden büyük bir çanta…

Kiminin gözlerinde heyecan…

Kiminin içinde ise kimseye söylemediği küçük bir korku…

Bir anne kapıdan uğurlarken arkasından bakacak.

Bir baba, “İnşallah iyi bir eğitim alır.” diye geçirecek içinden.

Bir öğretmen, sınıfın kapısından girip birbirinden farklı onlarca çocuğun gözlerine bakacak.

Ve belki hiç kimsenin farkında olmadığı bir şey olacak:

O sınıfta, geleceğin doktoru da bulunacak…

Mühendisi de, Öğretmeni de, Sanatçısı da, Yöneticisi de, Belki de henüz kendisinin bile kim olduğunu bilmeyen büyük bir insan…

İşte tam burada durup düşünmek gerekiyor.

Biz bu çocuklara ne vermek istiyoruz?

Daha fazla bilgi mi?

Daha yüksek puan mı?

Daha iyi bir okul mu?

Elbette…

Bunların hepsi önemlidir.

Ama insanın hayatı sadece puanlardan, diplomalardan ve unvanlardan ibaretse, eğitimden ne anlamamız gerekir?

Bugün çocuklarımızı yıllarca sınavlara hazırlıyoruz.

Testler, Denemeler, Netler, Puanlar, Sıralamalar…

Çocuklarımız daha küçücük yaşlarda birbirleriyle yarışmaya başlıyor.

“Kaç net yaptın?”

“Kaç puan aldın?”

“Kaçıncı oldun?”

Peki, kimse şu soruyu soruyor mu?

Mutlu musun?

Merak ediyor musun?

Düşünebiliyor musun?

Kendi fikrini söyleyebiliyor musun?

Bir haksızlık gördüğünde itiraz edebiliyor musun?

Bir hata yaptığında yeniden ayağa kalkabiliyor musun?

Çünkü hayat, test kitaplarındaki gibi değildir.

Hayatın karşısına çıkardığı soruların çoğunda dört şık bulunmaz.

Bazen doğru cevap önceden yazılmamıştır.

Bazen insan, kendi cevabını kendisi bulmak zorundadır.

Bir gün bir karar vereceksinizdir…

Kimse size A, B, C ve D seçeneklerini sunmaz.

Bir gün büyük bir haksızlıkla karşılaşırsınız…

Cevabı cevap anahtarında bulamazsınız.

Bir gün başarısız olursunuz…

Sizi yeniden ayağa kaldıracak olan şey, yüksek bir puan değildir.

İşte bunun için eğitim, sadece sınav kazandırmamalıdır.

Hayatla baş edebilecek insanlar yetiştirmelidir.

John Dewey'in eğitime bakışı bu noktada son derece anlamlıdır: Eğitim, hayata hazırlık değildir; hayatın kendisidir.

Gerçekten de okul, hayatın dışında kurulmuş bir dünya değildir.

Okulun kendisi hayattır.

Çocuk orada sadece toplama ve çıkarma öğrenmez.

Sırasını beklemeyi de öğrenir.

Arkadaşının sözünü kesmemeyi de…

Kaybetmeyi de…

Kazandığında ölçülü olmayı da…

Farklı bir insanla aynı sırayı paylaşmayı da…

Belki hayatının ilk dostluklarını…

Belki ilk hayal kırıklığını…

Belki de kendisine ilk kez inanan bir öğretmeni…

Bu yüzden eğitim, ders kitabından çok daha büyük bir meseledir.

Eğitim, insan meselesidir.

Ve bence eğitimin en büyük gayelerinden biri de şudur:

Hür şahıslar yetiştirmek…

Ancak “hürriyet” dediğimiz şeyi de doğru anlamamız gerekir.

Hürriyet, başıboşluk değildir.

Her istediğini yapmak hiç değildir.

Gerçek hürriyet, insanın kendi aklını kullanabilmesidir.

Düşünebilmesidir.

Sorgulayabilmesidir.

Herkes alkışlarken gerektiğinde “Bir dakika!” diyebilmesidir.

Herkes susarken, doğru bildiğini söyleyebilmesidir.

Ama hür insan, her şeye karşı çıkan insan da değildir.

Hür insan; aklını, vicdanını ve muhakemesini kullanabilen insandır.

Kendi fikri vardır.

Fakat başkasının fikrine de tahammülü vardır.

Kendi hakkını bilir.

Ama başkasının hakkını da unutmamayı bilir.

İşte gerçek hürriyet burada başlar.

Çünkü hürriyet, sorumlulukla güzeldir.

Kendi hürriyetini isteyen insan, başkasının hürriyetine de saygı göstermek zorundadır.

Kendi hakkını savunan insan, başkasının hakkını da korumalıdır.

Aksi hâlde hürriyet, güçlünün zayıf üzerinde kurduğu başka bir baskıya dönüşür.

Çocuklarımıza sadece “Özgür olun!” demek yetmez.

Onlara şunu da öğretmeliyiz:

Özgürlük, yaptığının sorumluluğunu taşımaktır.

Eğitimin bir başka önemli meselesi de her çocuğu aynı kalıba sokmaya çalışmamaktır.

Çünkü hiçbir çocuk birbirinin aynısı değildir.

Birinin zihni rakamlara yatkındır.

Birinin elleri…

Birinin kalemi…

Birinin hayal dünyası…

Birinin sesi…

Birinin de kalbi…

Ama biz çoğu zaman bütün çocukları aynı cetvelle ölçmeye çalışıyoruz.

Aynı sınav…

Aynı sorular…

Aynı cevaplar…

Sonra da ortaya çıkan rakamlara bakıp çocuklarımız hakkında hüküm veriyoruz.

“Başarılı…”

“Başarısız…”

Oysa bir çocuğun aldığı not, onun bütün hikâyesi değildir.

Belki matematikte zorlanan o çocuk, bir gün çok büyük bir sanatçı olacak.

Belki sınıfta sessiz duran çocuk, gelecekte büyük işler başaracak.

Belki bugün kimsenin fark etmediği bir öğrenci, yarın yüzlerce insanın hayatına dokunacak.

Kim bilir?

İnsanın içindeki kabiliyet, bir çekirdek gibidir.

Doğru toprağı bulursa filizlenir.

Doğru ilgi görürse büyür.

Doğru ellerde meyve verir.

Eğitimin görevi, bütün çocukları birbirine benzetmek değildir.

Eğitimin görevi, her çocuğun kendisi olmasına yardım etmektir.

Belki de en büyük eğitim başarısı budur.

Bir çocuğu başka birine dönüştürmek değil…

Onun içindeki en iyi insanı ortaya çıkarabilmek…

Ve burada öğretmenlerin omuzlarındaki yük daha da ağırlaşıyor.

Çünkü öğretmen sadece ders anlatmaz.

Öğretmen, bazen bir çocuğun kendisine olan inancını yeniden kurar.

Bir sözle…

Bir bakışla…

Bir “Sen yapabilirsin.” cümlesiyle…

Bazı insanlar hayatları boyunca öğretmenlerini unutmazlar.

Çünkü öğretmenlerinden öğrendikleri sadece ders değildir.

Kendilerine verilen değerdir.

Bir öğretmenin adaleti, öğrencinin adalet anlayışını etkiler.

Bir öğretmenin merhameti, öğrencinin kalbinde iz bırakır.

Bir öğretmenin davranışı, bazen anlattığı bütün derslerden daha güçlüdür.

Öğretmenin görevi öğrencinin yerine düşünmek değildir.

Öğrenciye düşünmeyi öğretmektir.

Her sorunun cevabını vermek değildir.

Bazen doğru soruyu bulmasına yardımcı olmaktır.

Bilgi vermek önemlidir.

Ama merak uyandırmak daha önemlidir.

Çünkü merak eden çocuk öğrenir.

Sorgulayan çocuk gelişir.

Düşünen çocuk büyür.

Ve kendi ayakları üzerinde durabilen insan, sadece kendisi için değil, yaşadığı toplum için de bir değer hâline gelir.

Yeni eğitim-öğretim yılı başlarken belki de hepimiz kendimize şu soruyu sormalıyız:

Çocuklarımızı gerçekten nereye hazırlıyoruz?

Sınava mı?

Hayata mı?

Elbette başarılı olsunlar.

Elbette iyi okullarda okusunlar.

Elbette güzel meslekler sahibi olsunlar.

Ama bütün bunlardan önce…

İnsan olsunlar.

Düşünebilsinler…

Sorgulayabilsinler…

Haksızlık karşısında susmasınlar…

Kendi haklarını savunurken başkasının hakkını da çiğnemesinler…

Hür olsunlar…

Ama sorumluluk sahibi de olsunlar.

Bilgili olsunlar…

Ama vicdanlarını kaybetmesinler.

Başarılı olsunlar…

Ama insanlıklarını başarılarının gerisinde bırakmasınlar.

Çünkü bir gün diplomalar eskir.

Unvanlar değişir.

Makamlar gelir ve geçer.

Ama insanın şahsiyeti…

İnsanın vicdanı…

İnsanın hayata karşı duruşu…

Onunla birlikte yürür.

Eğitimden geriye de aslında bunlar kalır.

Eğitimin gayesi, sadece meslek sahibi insanlar yetiştirmek değildir.

Eğitimin gayesi; Önce insan yetiştirmektir.

Hem de hür düşünebilen…

Şahsiyet sahibi…

Vicdanlı…

Sorumluluk taşıyan insanlar…

Çünkü bir ülkenin geleceği, yalnızca fabrikalarında ürettikleriyle değil…

Sınıflarında yetiştirdiği insanlarla da ölçülür.

Ve o insanlar ne kadar hür düşünürse…

Ne kadar sorgularsa…

Ne kadar vicdanlı ve şahsiyetli yetişirse…

O ülkenin yarınları da o kadar güzel olur.

Yarın, bu meselenin başka bir tarafına bakalım:

Okuldan önce başlayan eğitime…

Aileye…

Demokrasi terbiyesine…

Ve teknoloji çağında belki de her zamankinden daha önemli hâle gelen bir meseleye:

İnsan kalabilmeye…