“İnsanlara güveniyoruz. Onlar da güvenimizi suistimal etmiyor, boşa çıkarmıyor.”
Yaz aylarında serinliğiyle, yeşiliyle, deniziyle ve insanıyla Karadeniz, benim vazgeçilmezlerimden biridir. “Son üç yıldır, kıymetli dostum Mesut Aydemir ve değerli eşi aslen Samsun’un Alaçam ilçesinden olan, aynı zamanda gelinimiz Yasemin Hocamızın davet ve yönlendirmeleriyle ailece Samsun’un Alaçam ve Yakakent ilçelerine gidiyoruz. Bu güzel coğrafyada her geçen yıl yalnızca Karadeniz’in eşsiz güzelliklerini değil, insanımızın samimiyetini ve sıcaklığını da yeniden keşfediyoruz.”
Özellikle Alaçam’a ilk gittiğimizde insanların samimiyeti, sıcaklığı ve cana yakınlığı hemen dikkatimi çekmişti. İşini dürüst ve düzgün yapmaya çalışan esnaf, alın teriyle ve bileğinin hakkıyla kazanmaya gayret eden çiftçi, kendi halinde yaşayan; kimseye zararı olmayan, aksine irtibat kurduğu herkese faydalı olmaya çalışan güzel insanlar…
İnsanın böyle insanların arasında kendisini huzurlu hissetmemesi mümkün mü?
Bir söz vardır: “İyi insanlarla, iyi arkadaşlarla beraber olursan sen de iyi olursun.”
Belki de insanın huzurunun bir kısmı, etrafındaki insanların güzel ahlakından geçiyor.
Yakakent sahilinde başlayan hikâye
Bir akşam Yakakent sahilinde eşimle birlikte, Karadeniz’in serinliğinde yürüyüşe çıktık. Önceden karar vermiştik; sahil boyunca yürüyecek, dönüşte de evde azalan sebze ve meyvelerden alacaktık.
Sahil boyunca yürürken çiftçilerimizin kendi yetiştirdikleri ürünleri sattıkları küçük tezgâhlara uğramaya başladık. Bir yerden domates, bir yerden armut, başka bir yerden böğürtlen derken bir tezgâha geldik. Biber alacaktık.
Fakat ortada ilginç bir durum vardı.
Masanın üzerinde biberler vardı ama satıcısı yoktu.
Etrafa baktık. Kimsecikler görünmüyordu.
Biraz daha dikkatli bakınca masanın üzerinde satılan ürünlerin her birinin üzerinde isim, fiyat ve gramaj yazılı olduğunu gördük. Masanın bir köşesinde ise üzerinde “Para” yazan bir kutu duruyordu.
“Allah Allah!” dedik.
Bu nasıl bir satış şekliydi?
Masanın yakınında balkonda oturan birkaç vatandaş vardı. Belki tezgâhın sahibini tanıyorlardı. Yanlarına gidip sorduk.
“Bunların sahibi biz değiliz. Bir amca öğle saatlerinde gelip ürünlerini bırakıyor. Fiyatlarını da üzerine yazıyor. Almak isteyen ürününü alıyor, parasını da kutuya bırakıyor. Akşam saatlerinde veya ertesi gün geldiğinde parasını kutudan alıyor.”
İnanın çok şaşırdık.
Bugünün dünyasında, üstelik kimsenin başında beklemediği bir tezgahta, insanların ürünü alıp parasını kutuya bırakması…
Eşime, “Ben bu amcayı bulup mutlaka konuşmalıyım.” dedim.
Ertesi gün birkaç kez uğradıktan sonra tezgâhın sahibini bulduk.
44 yıllık öğretmen, emeklilikte üretici
Karşımıza emekli öğretmen Fikret Kol çıktı.
Fikret Kol Hocamız, Milli Eğitim’de tam 44 yıl görev yapmış. İki kızı var; biri doktor, diğeri öğretmen. Emekliliğinin ardından Yakakent’te bahçeli bir ev yaptırmış. Fakat emekliliği, onun için üretmekten vazgeçmek anlamına gelmemiş.
Bahçesinde sebze ve meyve yetiştiriyor. İhtiyacından fazla olan ürünleri ise sahildeki bu tezgâhta vatandaşların hizmetine sunuyor.
Hocamızla kısa bir sohbet gerçekleştirdik.
“Milli Eğitim’de 44 sene görev yaptım, sonra emekli oldum. Bahçeli bir ev yaptım. Bahçenin bir kenarında sebze yetiştiriyorum. Boş durmaktansa bir şeyler üretmeye çalışıyorum. Fazla gelenleri de burada satıyorum.”
Ne kadar sade, ne kadar anlamlı…
Emekliliğini bir köşeye çekilip beklemek yerine toprağa dokunarak, üretmeye devam ederek ve ürettiklerini insanlarla paylaşarak geçiriyor.
“İnsanlara güveniyoruz”
Fikret Kol Hocamızın anlattığı şu cümle, aslında bütün hikâyenin özeti:
“İnsanlara güveniyoruz.”
Üretiyor, ürettiklerinin fazlasını halka sunuyor. İnsanlar ihtiyacı olanı alıyor, parasını kutuya bırakıyor. O ise akşama kadar tezgâhın başında beklemiyor.
“Biz akşama kadar burada beklemiyoruz. Akşam üzeri geliyoruz. Ne varsa, Allah bereket versin, alıp götürüyoruz. İnsanlar ihtiyacını gidermiş oluyor, biz de ailemize bir katkı sağlamış oluyoruz.”
Ardından ekliyor:
“İnsanlara güveniyoruz. Onlar da güvenimizi suistimal etmiyor, boşa çıkarmıyor.”
Bu sözün üzerinde biraz durmak gerekiyor.
Çünkü bugün çoğu zaman birbirimize güvenmekten önce tedbir almayı, kilitlemeyi, saklamayı ve kontrol etmeyi öğreniyoruz.
Burada ise bir masa var.
Üzerinde sebze var.
Yanında bir para kutusu var.
Ve ortada satıcı yok.
Sadece güven var.
Tezgâhta sadece Fikret Hocamızın ürünleri yok
Üstelik bu sistem yalnızca Fikret Hocamızın kendi ürünleriyle de sınırlı değil.
Başka üreticiler de yetiştirdikleri ürünlerin fazlasını ona bırakıyor. Her ürünün üzerinde sahibinin ismi, fiyatı ve miktarı yazıyor.
Fikret Hocamız da ürünlerin satışını gerçekleştirip sahiplerine teslim ediyor.
Yani burada yalnızca ürünler değil, emanetler de satılıyor.
Emanetin olduğu yerde ise güven olmak zorunda.
Toprağın bereketi
Hocamızın yetiştirdiği ürünler arasında domates, patlıcan, bamya, salatalık ve fasulye gibi birçok sebze bulunuyor.
Üretimde dikkat ettiği hususlardan biri de kullandığı gübre.
Özellikle güvercin gübresinden yararlanıyor.
Üretim sürecini şöyle anlatıyor:
“Önce domates veya diğer sebzeleri yetiştireceğimiz alanı hazırlıyoruz. Organik atıklarla dolduruyor, üzerine toprak atıyoruz. Daha sonra sebzeleri dikiyoruz. Büyüme aşamasına geldiklerinde güvercin gübresini sulandırarak veriyoruz. Buna çok dikkat ediyoruz. Fazla verirsek bitki yanabilir. Böylece kimyasal gübre kullanmadan, güvercin gübresiyle sebzelerimizi yetiştiriyoruz.”
Toprağa emek veriyor.
Toprak da karşılığında bereketini veriyor.
“Dün almıştım, bugün parasını bırakıyorum”
Bu hikâyenin belki de en güzel taraflarından biri de şu:
Vatandaş ürünü alıyor ama parasını o gün bırakamamışsa daha sonra gelip bırakıyor.
Hatta bunun için not yazanlar bile oluyor:
“Dün almıştım, 50 lira tutmuştu. Bugün bırakıyorum.”
İşte güven böyle bir şey.
Kimsenin başında olmadığı zaman bile doğru olanı yapabilmek…
Kimse görmediğinde de emanete sahip çıkabilmek…
Bir insanın ahlakı, çoğu zaman başkalarının gördüğü yerde değil, kimsenin görmediği yerde belli olur.
Bir başka masa, başka bir güven hikâyesi
Başka bir tezgahta ise 70-80 yaşlarında Nedime isimli bir teyzemizle karşılaştık.
O da ürünlerini bırakıp gidiyordu.
Kendisine,
“Burayı nasıl böyle bırakıp gidiyorsun? Sen yokken sebzelerini alıp parasını vermezlerse ne olacak?” diye sordum.
Teyzemiz gayet sakin bir şekilde cevap verdi:
“Yok, ben yokken aldıkları sebzelerin parasını buradaki taşların altına koyuyorlar.”
Bir kez daha şaşırdık.
Ne kasa var, ne güvenlik görevlisi, ne kamera…
Bir masa, birkaç sebze ve taşın altına bırakılan para…
Belki dünyanın en gelişmiş ödeme sistemi değildi.
Ama insanlık açısından bakıldığında çok ileri bir sistemdi.
Bize garip gelen ne?
Evet, güvenin azaldığı, insanlığın bazı yerlerde kaybolmaya yüz tuttuğu bu ahir zaman toplumunda böyle insanlarla karşılaşmak bize geleceğe dair umut verdi.
En azından hâlâ böyle samimi, dürüst ve güzel ahlaklı insanların yaşadığını görmek içimizi ferahlattı.
Fakat sonra insan ister istemez kendi kendine şu soruyu soruyor:
Bize neden bu kadar ilginç geldi?
Birbirine güvenmek, emanete sahip çıkmak, dürüst olmak, alışverişte hakkaniyet göstermek aslında bizim medeniyetimizin, inancımızın ve ahlakımızın temel değerleri değil miydi?
Şimdi bir kısmınız, “Bu özellikler zaten Batı ülkelerinde çok var.” diyebilir.
Evet, dünyanın farklı yerlerinde güven üzerine kurulmuş benzer uygulamalar görüyoruz.
Fakat asıl sormamız gereken soru şu:
İslam’ın en önemli ahlaki hasletlerinden olan doğruluk, güven, adalet ve emanete riayet bizim toplumumuzda neden bu kadar azalmış durumda?
Müslümanlar neden güvenilirliğiyle değil de bazen güvensizliğiyle anılır hâle geldi?
Camide ayakkabısını ve gözlüğünü çaldıran biri olarak…
Bu satırları, camide ayakkabısı ve gözlüğü çalınmış biri olarak yazıyorum.
Her gün ülkemizin farklı şehirlerinden camilerde yaşanan hırsızlık haberleriyle karşılaşıyoruz.
Düşünün…
İnsanın kendisini en güvende hissetmesi gereken mekânlardan biri olan camilerimizde bile hırsızlık yapılabiliyor.
Elbette bunu bütün Müslümanlara mal etmek doğru değil. Hâlâ çok güzel insanlar, çok güzel örnekler var. Fakat bu tür olayların yaşanıyor olması bile üzerinde düşünmemiz gereken ciddi bir mesele.
Çünkü biz, ahlakı sadece anlatmakla değil, yaşamakla mükellefiz.
İslam’ı sözlerimizle değil, hâlimizle anlatalım
Bediüzzaman Said Nursî’nin çok anlamlı bir sözü vardır:
“Eğer biz ahlâk-ı İslâmiyenin ve hakaik-i imaniyenin kemâlâtını ef'âlimizle izhar etsek, sair dinlerin tâbileri elbette fevc fevc İslâmiyete girecekler.”
Bu sözün özü aslında çok açık:
İslam’ın güzelliğini sadece anlatmak yetmez.
Onu yaşamak gerekir.
Dürüstlüğümüzle…
Adaletimizle…
Ticaretimizle…
Komşuluğumuzla…
Emanete sahip çıkışımızla…
Kimsenin görmediği yerde bile hakkı gözetmemizle…
İslam ahlakını insanlara gösterebilirsek, İslam’ın güzelliğini anlatmak için uzun uzun konuşmaya bile gerek kalmaz.
Çünkü güzel ahlak, en etkili tebliğdir.
Bir masa bize ne anlatıyor?
Yakakent’te gördüğüm o küçük masa, aslında bana çok büyük bir hakikati hatırlattı.
Bir masa…
Üzerinde birkaç kilo domates, biber, armut…
Bir de para kutusu…
Ama o masanın üzerinde bundan çok daha kıymetli bir şey vardı:
Güven.
Fikret Kol Hocamız bize yalnızca sebze satmıyor.
Bize, “İnsanlara güvenebilirsiniz.” diyor.
Nedime teyze yalnızca ürünlerini bırakıp gitmiyor.
Bize, “İnsanlık henüz bitmedi.” diyor.
Vatandaş yalnızca parasını kutuya bırakmıyor.
Bize, “Kimse görmese de doğru olan yapılabilir.” diyor.
Belki de bugün en çok ihtiyacımız olan şey tam da budur.
Güvenmek…
Güvenilir olmak…
Ve yeniden güvenilir bir toplum inşa etmek.
Eğer ilerlemek, güçlü bir toplum olmak ve yeniden medeniyetimizin dünyaya örnek olduğu günlere ulaşmak istiyorsak, işe kendimizden başlamalıyız.
Biz dürüst olacağız.
Biz güvenilir olacağız.
Biz emanete sahip çıkacağız.
Biz İslam ahlakını sözlerimizle değil, fiillerimizle göstereceğiz.
O zaman hem kendi toplumumuz düzelecek hem de güzel ahlakımızla başka toplumlara örnek olacağız.
Belki bir gün dünyanın başka yerlerinde insanlar İslam’ı anlatan sözlerden önce, Müslümanın hâline bakarak İslam’ı tanıyacaklar.
Yakakent’teki o küçük masa, bana bir kez daha şunu düşündürdü:
Bazen büyük hakikatler, büyük kürsülerde değil; küçük bir masanın üzerindeki bir kutuda saklıdır.
Ve bazen bir avuç sebzenin yanında bırakılan birkaç lira, insanlığın hâlâ ölmediğinin en güzel şahididir.
Rabbim toplumumuzda bu güzel örneklerin çoğalmasını, güvenin yeniden hâkim olmasını ve ahlak-ı İslâmiyenin sözlerimizden önce hâl ve hareketlerimizde görünmesini nasip etsin.
Next