"Bu kadar acının olduğu bir dünyada Allah'ın rahmeti nasıl anlaşılır?" Fânî Kayıplardan Ebedî Kazançlara

Deprem haberleri...

Savaş görüntüleri...

Bir anda yıkılan şehirler...

Yetim kalan çocuklar...

Evini, sevdiklerini, geleceğini kaybeden insanlar...

Bazen televizyon ekranlarında, bazen telefonlarımızın küçük ekranlarında dünyanın acılarına şahit oluyoruz.

Ve içimizden şu soru yükseliyor:

"Bu kadar acının olduğu bir dünyada insan nasıl mutlu olabilir?"

Belki de mutluluğun önündeki en büyük engellerden biri, sadece kendi yaşadığımız sıkıntılar değil; başkalarının acıları karşısında hissettiğimiz çaresizliktir.

Çünkü bazı soruların cevabı kolay değildir.

Neden depremler olur?

Neden savaşlar yaşanır?

Neden masum insanlar acı çeker?

Neden musibetler gelir?

Bu sorular karşısında bazen aklımız susar, kalbimiz yorulur ve umutlarımız sarsılır.

Özellikle büyük afetlerden sonra en ağır yıkım, çoğu zaman binalarda değil; insanların iç dünyasında meydana gelir.

Çünkü insan sadece evini kaybetmez.

Güven duygusunu da kaybedebilir.

Geleceğe dair umutlarını da kaybedebilir.

Peki böyle zamanlarda insan nasıl ayakta kalabilir?

Öncelikle şu gerçeği kabul etmek gerekir:

Bu dünya kusursuzluk yeri değildir.

Bir imtihan yurdudur.

Burada sevinçler olduğu gibi acılar da vardır.

Kavuşmalar olduğu gibi ayrılıklar da vardır.

Kazançlar olduğu gibi kayıplar da vardır.

Sorun, musibetlerin varlığı değil; onları nasıl anlamlandırdığımızdır.

İnsan çoğu zaman olayların yalnızca görünen yüzüne bakar.

Oysa hayatın tamamını görebilecek bir bakışa sahip değildir.

Bir çocuk ameliyat masasına yatırıldığında ağlayabilir.

Çünkü neşterin niçin kullanıldığını bilmez.

Ama doktor bilir.

Anne bilir.

Baba bilir.

Bazen insan da kader karşısında o çocuk gibidir.

Yaşadığı olayın hikmetini hemen göremez.

Fakat görememek, hikmet olmadığı anlamına gelmez.

Bediüzzaman Said Nursî'nin dikkat çektiği gibi, kâinatta görünen birçok hadisenin arkasında insanın ilk bakışta fark edemediği neticeler vardır.

Nasıl ki bahar gelmeden önce toprağın altında süren hazırlıkları göremiyorsak, bazı olayların sonuçlarını da hemen göremeyebiliriz.

Bu anlayış, acıları küçümsemek değildir.

Aksine, acının içinde kaybolmamak için bir tutunma noktası bulmaktır.

Özellikle afetlerde kaybedilen mallar konusunda İslâm'ın getirdiği bakış açısı dikkat çekicidir.

İnsan bu dünyada emanetçidir.

Sahip olduklarımızın mutlak sahibi değiliz.

Bize belirli bir süre için emanet edilmiş nimetlerin koruyucularıyız.

Bu yüzden kayıplar ne kadar ağır olursa olsun, insan her şeyini kaybetmiş sayılmaz.

Çünkü imanını...

Ümidini...

Ve ebedî hayat inancını kaybetmemiştir.

Bediüzzaman, musibetlerde zarar gören masumlar hakkında son derece teselli verici bir hakikate dikkat çeker:

"Böyle musibetlerde zarar gören masumların zarar gören malları, sadaka hükmüne geçip, o fânî malları ebedî olarak daha güzel bir tarzda onlara veriliyor. Bu musibette ölen masumlar ise, mânevî şehid hükmüne geçip ebedî bir Cenneti kazanıyorlar. Yani, fânî ve sıkıntılı hayatlarına bedel, ebedî ve saadetli bir hayatı kazanıyorlar. Elbette bu netice onlar için bir değil, bin rahmettir."

Bu bakış açısı, gözyaşını inkâr etmez.

Acıyı yok saymaz.

Yakınını kaybeden bir insanın hüznünü küçümsemez.

Fakat musibetin son söz olmadığını hatırlatır.

Kaybın ardından rahmetin de bulunduğunu...

Ayrılığın ardından kavuşmanın da mümkün olduğunu...

Ve hiçbir fedakârlığın, hiçbir sabrın, hiçbir masumiyetin karşılıksız kalmayacağını söyler.

Belki de afetlerin ardından ayağa kalkabilen toplumların sırrı tam burada gizlidir:

Enkazdan önce umudu kaldırmak...

Yıkılan duvarlardan önce yıkılan kalpleri tamir etmek...

Çünkü bina yapmak mümkündür.

Fakat umut yıkılırsa onu yeniden inşa etmek daha zordur.

Bu yüzden musibet zamanlarında en büyük ihtiyaç, ekmek kadar ümittir.

Ve insanı ayakta tutan şey yalnızca sahip oldukları değil; inandıklarıdır.

Belki de mutluluğun formülü, acıların hiç yaşanmadığı bir dünya aramakta değil; acıların ortasında bile umudu, sabrı ve rahmeti görebilecek bir bakış açısı geliştirebilmektedir.

Çünkü bazen insanı hayata bağlayan şey, başına gelenler değil; başına gelenlere yüklediği mânâdır.

Bir sonraki ve son yazımızda, mutluluğun peşinde koşan modern insanın neden hâlâ huzuru bulamadığını; kalbin gerçekten neyi aradığını ve insanın hangi boşluğu hiçbir dünyevî imkânla dolduramadığını birlikte düşüneceğiz.