Son günlerde kamuoyunun gündeminde önemli ve hassas bir mesele var: Cemaat ve tarikat liderlerinin servetleri ve bu yapılarla ilgili yürütülen operasyonlar…
Gazetelerin manşetlerinde, televizyon ekranlarında ve sosyal medyada tartışılan konu, aslında yalnızca birkaç kişinin mal varlığından ibaret değil.
Daha temel bir soru soruluyor:
Dinî önderlik makamında bulunan bir insan büyük bir servetin sahibi olabilir mi?
Bu soruya verilecek cevap, “Evet” veya “Hayır” kadar basit değildir.
Çünkü burada asıl bakılması gereken servetin yalnızca miktarı değil;
Nereden geldiği, nasıl kazanıldığı, kimin adına olduğu, nasıl kullanıldığı ve dinî hizmetle nasıl bir ilişki içinde bulunduğudur.
Bir insanın zengin olması tek başına suç değildir.
Ticaret yaparak, miras yoluyla veya başka meşru yollarla servet sahibi olmak hukuken de dinen de başlı başına bir suçlama sebebi olamaz.
Ancak mesele, dinî nüfuzun kişisel servet elde etmenin aracı hâline gelip gelmediği noktasına geldiğinde, toplumun soru sorması son derece tabiidir.
Çünkü burada sadece para konuşulmuyor.
İhlâs konuşuluyor.
Güven konuşuluyor.
Emanet konuşuluyor.
“İLMİ VE DİNİ MAİŞET VASITASI YAPMAK”
Ehl-i dalaletin tarih boyunca ehl-i ilme yönelttiği ithamlardan biri şuydu:
“İlmi ve dini maişet vasıtası yapıyorlar.”
Yani dinin ve ilmin hakikati anlatmak için değil, dünyevî menfaat elde etmek için kullanıldığı iddiası…
Bu, dinî hizmet açısından son derece ağır bir ithamdır.
Çünkü ilmin itibarı, onun ne kadar paraya dönüştürüldüğüyle değil; hakikate ne kadar sadakatle hizmet ettiğiyle ölçülür.
Dinî hizmetin temelinde ise ihlâs vardır.
İhlâs, yapılan işin karşılığını insanlardan değil, Allah'tan beklemektir.
Bu nedenle dinî hizmet ile dünyevî menfaat arasındaki sınırın çok dikkatli korunması gerekir.
Fakat burada önemli bir hakkaniyet ölçüsünü de kaybetmemek gerekir:
Her servet sahibi din adamını suçlamak ne kadar yanlışsa, dinî kimliği bulunan herkesin servetini sorgulanamaz görmek de o kadar yanlıştır.
Ölçü şahsın unvanı değil, delildir.
Ölçü söylenti değil, gerçektir.
Ölçü önyargı değil, hukuktur.
OPERASYON BAŞKA, MAHKÛMİYET BAŞKADIR
Son günlerde bazı cemaat ve dinî yapılar hakkında gerçekleştirilen operasyonlar da bu tartışmayı daha fazla gündeme taşıdı.
Burada hukuk devletinin temel bir prensibini hatırlamak gerekiyor:
Bir kişi hakkında soruşturma veya operasyon yapılması, o kişinin suçlu olduğu anlamına gelmez.
Soruşturma, gerçeğin araştırılmasıdır.
Mahkûmiyet ise ancak hukukî süreç sonunda ortaya çıkabilecek bir sonuçtur.
Dolayısıyla ne yapılan operasyonları peşinen “haksızlık” ilan etmek doğrudur ne de operasyon yapılan kişileri daha soruşturma aşamasında suçlu kabul etmek…
Doğru olan;
iddiaların araştırılması, delillerin ortaya konulması ve hukukun gereğinin yapılmasıdır.
Eğer suç varsa, hukuk içinde gereği yapılmalıdır.
Eğer suç yoksa, kişi de yine hukuk içinde aklanmalıdır.
Dinî kimlik kimseye dokunulmazlık sağlamadığı gibi, dinî kimlik üzerinden peşin suçlama yapmak da adalet değildir.
SERVETİN KENDİSİ DEĞİL, SERVETLE KURULAN İLİŞKİ
Asıl mesele belki de burada düğümleniyor.
Bir insanın serveti olabilir.
Fakat servet insanın hizmetine mi verilmiştir, yoksa insan servetin hizmetine mi girmiştir?
İnsan mal sahibi olabilir.
Ama malın insanın sahibi hâline gelmesi başka bir şeydir.
Dinî önderlik makamında bulunan bir kişi açısından bu ayrım çok daha önemlidir.
Çünkü insanların güveni üzerine kurulan bir yapı söz konusudur.
Bir cemaatin, vakfın veya dinî oluşumun büyük ekonomik imkânları varsa, toplumun bunların nasıl yönetildiğini bilmek istemesi son derece doğaldır.
Burada cevap verilmesi gereken soru şudur:
Bu imkânlar kimin malıdır ve nerede kullanılmaktadır?
Şeffaflık varsa şüphe azalır.
Hesap verebilirlik varsa güven artar.
Denetim varsa söylentilerin alanı daralır.
ŞEFFAFLIKTAN NEDEN KORKULSUN?
Dinî hizmet yapan bir yapının en büyük sermayesi paradansa, o sermaye zamanla tükenebilir.
Ama en büyük sermayesi güven ise, o güvenin kaybedilmesi çok daha ağır sonuçlar doğurur.
Bu nedenle şeffaflık bir tehdit değil, aksine güvenin sigortasıdır.
Mal varlığının kaynağı belliyse,
gelir ve giderler kayıtlıysa,
bağışların nerede kullanıldığı biliniyorsa,
vakıf veya dernek malı ile şahsî mal birbirinden ayrılmışsa,
ticari faaliyetler hukuka uygun yürütülüyorsa,
insanların sorularına makul cevaplar verilebiliyorsa;
ortaya atılan pek çok iddia zaten kendiliğinden anlamını kaybeder.
Çünkü şeffaflığın olduğu yerde söylentiler uzun süre yaşayamaz.
SADELİK NEDEN ÖNEMLİ?
Tarih boyunca hakiki âlimlerin ve gönül insanlarının hayatında dikkat çeken özelliklerden biri de sadelik olmuştur.
Kanaat, onların en büyük zenginliğiydi.
Bu, “Din adamı mutlaka fakir olmalıdır” şeklinde anlaşılmamalıdır.
Mesele fakirlik değildir.
Mesele dünyaya karşı mesafedir.
Mesele, insanın sahip olduğu imkânların esiri olup olmadığıdır.
Çünkü insanlara tevazu anlatıp ihtişam içinde yaşamak, kanaatten söz edip israfı normalleştirmek, dünyaya mesafeyi anlatırken dünyevî güç ve servetle aşırı iç içe olmak, toplumda ister istemez bir çelişki duygusu oluşturabilir.
İşte bu yüzden dinî hizmet makamında bulunan insanların hayat tarzları, söyledikleri sözler kadar önemlidir.
ASIL ÖLÇÜ: İHLÂS
Dinî hizmetin en büyük sermayesi para değildir.
İhlâstır.
En büyük itibarı makam değildir.
Güvendir.
En büyük zenginliği servet değildir.
Kanaattir.
İnsanların alkışı ise bütün bunların yanında geçicidir.
Bugün alkışlayanlar yarın unutabilir.
Bugün yanında duranlar yarın uzaklaşabilir.
Bugün büyük görünen servetler yarın bir hiç olabilir.
Fakat insanın Allah için yaptığı samimi bir hizmetin değeri, insanların gündeminden bağımsızdır.
YARIN…
Bütün bu tartışmanın tarihimizde çok çarpıcı bir örneği var.
Öyle bir âlim düşünün ki, arkasında büyük bir servet değil; son derece sade bir hayatın izlerini bıraksın.
Öyle ki vefatından sonra geride kalan eşyalar, onun dünyaya bakışını anlatmaya yetsin.
Bir çift eski ayakkabı…
Küçük bir tencere…
Bir çaydanlık…
Birkaç sefer tası…
Yamalı bir cübbe…
Kırık bir gözlük…
Birkaç kalem…
Ve cebinde birkaç kuruş…
Bu insan kimdi?
Yarın bu sorunun cevabını ve onun hayatının bugünkü tartışmalara verdiği sessiz cevabı konuşacağız.
Çünkü bazen bir insanın hayatı, yüzlerce sayfalık savunmadan daha güçlü bir cevap olabilir.
Next