Bağdat’ın yıkılışı, sadece Moğol kılıcının değil; Abbâsîlerin lakaytlığının ve çıkarcılığının eseriydi. Bugün Ortadoğu aynı ibreti yeniden yaşıyor.
Yaşanılanlardan ders alınsaydı islam dünyası herhalde bugünkünden farklı olurdu. Ama insanoğlunun doğasında ders almak diye bir şey yok. Tarih bazen bağırarak konuşur. Ama onu duymak istemeyen kulaklar için en büyük felaketler bile sadece birer haber başlığına dönüşür.
Bugün Ortadoğu’da yaşanan gerilimler, İran merkezli savaş , Gazze’den Yemen’e uzanan ateş hattı ve İslam ülkelerinin dağınık görüntüsü, insanın zihninde tek bir soruyu yeniden diriltiyor:
Biz gerçekten tarihten ders alıyor muyuz? Eğer alınsaydı, dünya bugün bambaşka bir yerde olurdu.
Çünkü tarih, sadece geçmişin hikâyesi değil; geleceğin uyarı levhasıdır.
Tarihten bir ibret vesikası: Bağdat’ın yıkılışı ve Abbasi devletinin sonu:
Tarihin en acı derslerinden biri, 1258’de Bağdat’ın düşüşüdür. Hülagû’nun ordusu şehre yöneldiğinde, Abbâsî halifesi Mustasım Billah ve çevresi hâlâ saray ihtişamıyla meşguldü. Emirler ve sultanlar, “bana dokunulmasın” kaygısıyla sessiz kaldılar. Musul Atabeyi Bedreddin Lülü, kendi topraklarını korumak için Moğollara asker verdi; diğerleri ise ya geç kaldı ya da hiç harekete geçmedi.
Bu lakaytlık ve çıkarcılık, Abbâsîlerin sonunu getirdi. Moğol ordusunun gücü kadar, İslam dünyasının dağınıklığı ve şatafatlı yaşamı, medeniyetin kalbini paramparça etti.
Hülâgû yönetimindeki Moğollar, dünya tarihinde eşine ender rastlanan büyük bir katliamı gerçekleştirdiler. Katledilen insanların sayısı için nakledilen rakam iki milyon civarındadır.
Yapımı nesiller boyu süren camiler, saraylar, kütüphaneler, hastaneler, büyük binalar yağmalandı, yakılarak yerle bir edildi.
İslam ilim ve medeniyetini yok etmek için kitapları Dicle Nehrine attılar. Atılan kitaplardan dolayı nehir suyu günlerce mürekkep ve kan renginde aktı.
Bu dehşet verici katliamdan sonra cesetlerden yayılan kokular dünyanın sayılı canilerinden biri olan Hülâgû’ya bile dayanılmaz hale gelince şehirden uzaklaştı.
1258 yılında Bağdat düştüğünde yalnızca bir şehir yıkılmadı; bir medeniyetin kalbi söküldü. Hülâgû komutasındaki Moğolların gerçekleştirdiği katliam insanlık tarihinin en karanlık sayfalarından biri olarak kayda geçti.
Halife yakalandı ve öldürülmeden önce halkının katledilmesi, hazinesinin yağmalanması ve şehrinin talan edilmesini izlemeye zorlandı.
Moğollar, Halife’yi sert bir biçimde cezalandırdılar. Üç gün boyunca onu hazine dairesine kapattılar ve tek lokma yiyecek vermediler. Üçüncü günün sonunda açlığa dayanamayan Halife, yiyecek için yalvarınca önüne altın, gümüş ve değerli taşlar serdiler.
Halife, önündekileri reddedip sadece ekmek istediğini söyleyince Hülagû Han alaycı bir sesle sordu:
“Altın değil de öteki insanlar gibi ekmek yiyeceksen, o halde bu kadar altını neden biriktirdin? Neden askerlerine vermedin? Neden demir kapıları ok uçları haline getirmedin ve nehri savunmadın? Eğer bunları yapsaydın, ben bu şehre giremezdim. Bu serveti kullanıp kendini ve halkını kurtarabilirdin.”
Halife ise yalnızca, “Allah’ın takdiri böyleymiş,” diyerek cevap verdi.
Han, bunun üzerine: “O halde senin başına gelecek olan da Allah’ın takdiridir,” dedi.
Halife susup cevap vermeyince, Moğollar biraz altın eritip boğazına dökülmesini emrettiler:
“Öyleyse altın ye, altın iç!” dediler.
Sonunda, bozkır kültürlerinin inancına göre asil kan yere akmamalıydı. Bu yüzden Halife bir kilime sarıldı ve atların ayakları altında çiğnetilerek öldürüldü.
Şimdi asıl soru şudur: Bağdat’ı gerçekten kim yıktı?
Moğollar mı?
Yoksa Moğollar gelmeden önce başlayan zihinsel çöküş mü?
Bağdat’ın yıkılışını hazırlayan Moğol ordusu değil, Abbâsîlerin lakaytlığı, çıkar kaygısı ve şatafatlı yaşamlarıydı. Tarih, bugün hâlâ aynı uyarıyı yapıyor.
Abbâsî yönetimi tehdidi küçümsedi. Saraylar ihtişam içindeydi, hazineler doluydu, fakat devlet ruhu boşalmıştı. Emirler birbirine güvenmiyor, yöneticiler koltuklarını koruma telaşıyla sessiz kalıyor, herkes felaketin başkasını bulacağına inanıyordu.
“Bize bir şey olmaz.” Tarih boyunca çöküşlerin en tehlikeli cümlesi budur.
Halife Mustasım Billah’ın hazinelerle dolu sarayı, güçlü bir devletin değil, yaklaşan sonun sembolüydü. Altınlar vardı ama asker yoktu. Servet vardı ama strateji yoktu. Dua vardı ama tedbir yoktu.
Bugüne bakalım.
İslam dünyası yine parçalı. Ortak acılar karşısında ortak irade üretilemiyor. Bir yerde savaş varken diğer yerde diplomatik hesaplar, ekonomik çıkarlar ve rejim güvenliği öncelik haline geliyor. Liderlik iddiası çok, sorumluluk ise az.
Bazıları lüks şehirler inşa ediyor, bazıları dev projelerle güç gösterisi yapıyor, bazıları ise krizleri uzaktan izlemeyi tercih ediyor. Oysa tarih bize şunu defalarca öğretti:
Bir medeniyeti çökerten şey düşmanın gücü değil, kendi içindeki lakaytlıktır.
Bağdat düşmeden önce kimse sonun bu kadar yakın olduğuna inanmıyordu. Bugün de birçok ülke, savaşın kendi kapısına dayanmayacağını düşünüyor. Herkes fırtınanın başka yere vuracağına inanıyor.
Tarih genellikle tam bu noktada devreye girer.
Çünkü tehditler sınır tanımaz; zayıflık kokusunu takip eder.
Mehmet Akif’in dizeleri hâlâ aynı soruyu soruyor:
“Geçmişten adam hisse kaparmış… Ne masal şey!
Hiç ibret alınsaydı, tarih tekerrür mü ederdi?”
İbret alınsaydı, servet savunmaya dönüşürdü.
İbret alınsaydı, rekabet yerini dayanışmaya bırakırdı.
İbret alınsaydı, kadercilik tedbirsizliğin bahanesi olmazdı.
Bugün yaşananlar bize acı bir gerçeği yeniden hatırlatıyor:
Adalet olmadan birlik slogan olur.
Sorumluluk olmadan güç hayal olur.
Basiret olmadan refah, felaketi hızlandırır.
Soru hâlâ aynı:
Bu kez ibret alınacak mı, yoksa gelecek nesiller bugünü de yeni bir “Bağdat hikâyesi” olarak mı okuyacak?





