Türkler ve Kürtler, bin yıldır aynı kaderi paylaşmış,akrabalıklarla kaynaşmış iki kardeş kavimdir. kurtuluş yolu,menfî milliyetçilikte değil,ittihatta gizlidir.

“İrademiz Dışındaki Kimlikler Üzerinden Kavga Etmek başlıklı yazıda, Ahlâkî ölçü netleşmeden siyasal çözümlerin kalıcı olamayacağını ele aldık.

Bugün, kardeşlik zeminini içten içe kemiren ve çağımızın en tehlikeli fitnelerinden biri hâline gelen menfî milliyetçiliği ele alacağım. Milliyetin bir üstünlük ölçüsü değil, ancak bir vasıta olduğunu; asıl üst kimliğin ise iman olduğunu hatırlatarak, meseleyi İslâm’ın ve Bediüzzaman Said Nursî’nin perspektifinden değerlendirmeye çalışacağım

Risale-i Nur’un umumuna bakıldığında, bu asırda dinsizlik fikrinden sonra en tehlikeli cereyanın menfî milliyetçilik olduğu açıkça görülür. Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri’nin en sert tavır aldığı iki mesele vardır: inkâr-ı ulûhiyet ve ırkçılık.

Said Nursi, “İttifakta kuvvet, ittihadda hayat, uhuvvette saadet vardır” diyerek İslâm âleminin kurtuluş reçetesini veciz bir şekilde ortaya koyar. Bugün Müslümanların içine sürüklendiği dağınıklık ve zaaf hâlinin temelinde, bu hakikatin ihmal edilmesi yatmaktadır.

Nitekim Mektubat isimli eserinde yaptığı şu tespit, zamanımız için son derece ibretlidir:

“Şimdi ise, en ziyâde birbirine muhtaç ve birbirinden mazlum ve birbirinden fakir ve ecnebi tahakkümü altında ezilen anasır ve kabail-i İslâmiye içinde, fikr-i milliyetle birbirine yabani bakmak ve birbirini düşman telakki etmek, öyle bir felâkettir ki, tarif edilmez.”

Bediüzzaman Hazretleri’ne göre İslâmiyet’in tesis ettiği uhuvvet bağı, kavmiyet esasına dayanan bütün bağlardan daha sağlam, daha samimi ve daha kalıcıdır. Çünkü bu kardeşlik yalnızca dünya hayatıyla sınırlı değildir; berzah ve âhirette de devam eden ebedî bir uhuvvettir. Bu sebeple, millî kardeşlik ancak bu büyük uhuvvetin bir perdesi olabilir; onun yerine ikame edilmesi ise akıl ve iman dışı bir cinayettir.

Said Nursi’nin ifadesiyle:

“Uhuvvet-i milliye ne kadar da kâvî olsa, onun bir perdesi hükmüne geçebilir. Yoksa, onu onun yerine ikame etmek; aynı kal’anın taşlarını, kal’anın içindeki elmas hazinesinin yerine koyup, o elmasları dışarı atmak nev’inden ahmakâne bir cinayettir.”

Bugün yaklaşık iki milyara yaklaşan İslâm âleminin kardeşliğini, dar bir ırk fikrine feda etmek, hangi aklın ve hangi vicdanın kabul edebileceği bir şeydir?

Üstad Hazretleri, saf ırk fikrinin vehmî ve hayalî olduğunu, gerçek millî birliğin ise dil, din ve vatan münasebeti ile mümkün olacağını açıkça belirtir.

İttihad-ı İslâm meselesi, Bediüzzaman’ın hayatı boyunca taviz vermediği temel bir davadır. Ancak bu birlik, zorbalıkla, silahla veya tahakkümle değil; iman, muhabbet, meşveret ve ikna ile olacaktır. Bediüzzman’ın tarif ettiği İttihad-ı İslâm’ın merkezi iman, anayasası sünnet, kılıcı ise burhan ve delildir. Çünkü:

“Medenîlere galebe çalmak, ikna iledir; icbar ile değildir.”

Bugün bütün Müslümanların tek bir devlet ve tek bir otorite altında toplanması fiilen mümkün görünmeyebilir. Ancak bu, İslâm birliğinin imkânsız olduğu anlamına gelmez. Siyasî, iktisadî ve kültürel iş birliği ile Müslüman ülkelerin ortak bir çatı altında güç birliği yapması, bu asırda İttihad-ı İslâm’ın en makul ve en gerçekçi yoludur.

Türk–Kürt Kardeşliği Üzerine

İslâm coğrafyasında köklü ve büyük kavimler olduğu gibi, onlarla etle tırnak gibi iç içe geçmiş sayısız küçük kavimler de vardır. Tarih boyunca hilâfet ve İslâm medeniyeti, bu büyük kavimlerin öncülüğünde; diğer kavimlerin kardeşliğiyle ayakta kalmıştır. Bu yapıyı zorla parçalamaya çalışmak, ne akla ne de tarihe uygundur.

Bu bağlamda Türkler ve Kürtler, bin yıldır aynı kaderi paylaşmış, akrabalıklarla kaynaşmış iki kardeş kavimdir. Bugün bu iki kavmi birbirinden ayırma hayali, coğrafî, demografik, iktisadî ve en önemlisi imanî açıdan tam bir felâkettir. Üstad Hazretleri, bu fikri kesin bir dille reddeder.

Bir avuç lakayt Türk ırkçısı ile Kürt ırkçısının hevesi uğruna, milyonların huzurunu bozmak; kardeşliği düşmanlığa çevirmek ne insânîdir ne de imanî. Dinsizlikten beslenen şoven ve kafatasçı fikirlerin peşine takılmak, hem dünyayı hem âhireti tehlikeye atmaktır.

Hülâsa; bu asrın kurtuluş yolu, menfî milliyetçilikte değil, İslâm kardeşliğinde ve ittihadda gizlidir. Bediüzzaman’ın asırlar ötesinden yükselen bu çağrısı, bugün her zamankinden daha fazla kulak verilmesi gereken bir hakikattir.

Bir sonraki yazıda, “Bediüzzaman’ın Gözüyle Türk–Kürt Meselesi: Irkçılığa Karşı Kardeşlik Reçetesi” başlığı altında bu yaklaşımı detaylı biçimde ele alacağız. Çünkü bu mesele, sadece geçmişin değil; geleceğin de anahtarıdır.