Medeniyetleri çökertmenin yolu üç basit ama çarpıcı başlıkta özetlenir: Aileyi yıkmak… Eğitimi yıkmak… Örnek şahsiyetleri itibarsızlaştırmak…

Ailenin Sessiz Çöküşü Üzerine

Zaman zaman sosyal medyada dolaşıma giren kısa bir Arapça video var. Konuşmacı, medeniyetlerin nasıl çökertileceğini üç basit ama çarpıcı başlıkta özetliyordu:

Aileyi yıkmak… Eğitimi yıkmak… Örnek şahsiyetleri itibarsızlaştırmak…

Eğitimi çökertmek için öğretmeni değersizleştirmek, örnek insanları gözden düşürmek…
Ama özellikle ilk başlık—“aileyi yıkmak”—üzerinde durmayı fazlasıyla hak ediyor.

Konuşmacının şu cümlesi dikkat çekiciydi:
“Anneye öyle bir rol biç ki, ev hanımı olmaktan utansın.”
Bu ifade, günümüz tartışmalarına da ister istemez bir ayna tutuyor.

Yaklaşık doksan yıl önce Said Nursî, aile hayatındaki çözülmelere dikkat çekmiş ve bunun tesadüf olmadığını vurgulamıştı. 1935 yılında yaptığı değerlendirmede, aile içindeki huzursuzlukların arkasında bilinçli bir yönlendirme olabileceğini ifade etmişti.

“Bildim ki: Nasıl, İslâmiyetin hayat-ı içtimaîyesine ve dolayısıyla din-i İslâma zarar vermek için gençleri yoldan çıkarmak ve gençlik hevesatıyla sefahete sevketmek için bir iki komite çalışıyormuş. Aynen öyle de; biçare nisâ tâifesinin gafil kısmını dahi yanlış yollara sevk etmek için bir iki komitenin tesirli bir surette perde altında çalıştığını hissettim. Ve bildim ki: Bu millet-i İslâma bir dehşetli darbe, o cihetten geliyor.”

Onun şu tespiti bugün de tartışılmaya devam ediyor:
İnsanın, özellikle de Müslümanın en güvenli sığınağı aile hayatıdır. Küçük bir dünya, adeta bir cennet numunesidir. Bu yapının zedelenmesi, sadece bireyi değil toplumu da etkiler.

Ve çözüm olarak işaret ettiği nokta nettir: Aile saadetinin hem dünyevî hem de uhrevî boyutu, sağlam bir ahlâk ve değerler sistemiyle mümkündür.

Bugüne döndüğümüzde ise farklı bir tartışma ile karşı karşıyayız:

Kadının çalışması meselesi…
Bu konu çoğu zaman keskin yargılarla ele alınıyor. Oysa hayat, sloganlardan daha karmaşıktır. Zorunluluklar vardır, tercihler vardır ve çoğu zaman göz ardı edilen gerçekler vardır.

Şu gerçeği teslim etmek gerekir:

Kadın evde “çalıştığında”, bu çoğu zaman görünmez bir emek olarak kalıyor.
Mesaisi bitmiyor, izin günü yok, emekliliği yok…
Yaptıkları sıradan kabul edilir, eksikleri ise hemen fark edilir.

Oysa bir evi ayakta tutmak; planlama, emek, sabır ve fedakârlık isteyen tam zamanlı bir iştir. Üstelik çoğu zaman bedeli de ağırdır: Yorgunluk, sağlık sorunları, tükenmişlik…

Diğer tarafta ise çalışan kadın gerçeği vardır.

Elbette herkesin şartı aynı değildir. Geçim sıkıntısı, ekonomik zorunluluklar, hayatın gerçekleri… Bunları yok saymak mümkün değil. Uygun şartlarda ve sağlıklı ortamlarda çalışan annelere elbette sözüm yok; bu hakkım da haddim de değil. Ancak mesele çok hassas. Az yiyin, az giyinin, orta halli yaşayın ama çocuklarınız dizinizin dibinde olsun. Onların her hâlini doya doya yaşayın…

Mesele bir tercih olduğunda şu soru kaçınılmaz hale gelir:
Çalışmak bir ihtiyaç mı, yoksa daha yüksek bir yaşam standardı tercihi mi?

Modern hayat çoğu zaman ikinciyi öne çıkarır:

Daha büyük evler…
Daha fazla eşya…
Daha pahalı bir hayat…

Ama bunun karşılığında:
Daha az zaman, daha az temas, daha az “birlikte büyüme”…

Çocukların odaları oyuncaklarla dolu olabilir.
Ama bir çocuğun en çok ihtiyaç duyduğu şey, annesinin varlığıdır.

Bunu en iyi, bebeğini bakıcıya bırakırken gözyaşı döken anneler anlatır. Burada mesele “çalışsın mı, çalışmasın mı” gibi dar bir tartışma değil.

İslamî perspektiften bakıldığında ise mesele daha dengeli bir çerçevede ele alınır.

Kadın; meşru, güvenli ve iffetini koruyabileceği bir ortamda çalışabilir. Nitekim tarih boyunca bunun örnekleri vardır. Ancak burada belirleyici olan, çalışmanın mahiyeti, ortamı ve sonuçlarıdır.

Kadının şahsiyetini zedeleyen, mahremiyetini ihlal eden, aile hayatını zayıflatan işler; sadece bireyi değil, toplumsal dengeyi de etkiler.

Her iş, her insan için uygun değildir.
Kadının fıtratına, sorumluluklarına ve değer dünyasına uygun bir çalışma hayatı; hem üretkenliği hem huzuru artırır.

Genç çiftlere de ayrı bir parantez açmak gerekir:

“Millet ne der” kaygısıyla yapılan gösterişli düğünler, daha evliliğin başında ağır bir yük oluşturuyor. Oysa en büyük ihtiyaç, gösteriş değil; huzur ve denge.

Burada erkeklere düşen sorumluluk ise açık:

Kadını çalışmak zorunda bırakmamak…
Ev içindeki emeğini küçümsememek…
“Ev hanımı” ifadesini bir eksiklik değil, bir değer olarak görmek… “Benim eşim evimde çalışıyor” diyebilmek… Ve bunu gerçekten hissederek söylemek.

Bir evi geçindirmek sadece maddî değil, aynı zamanda manevî bir sorumluluktur. Ve unutulmamalıdır ki:
Rızkın kaynağı insan değil, ilahî takdirdir. İnsan sadece vesiledir.

Şu noktayı da ihmal etmemek gerekir:

Kadının eğitimli olması, bilgi sahibi olması son derece kıymetlidir. O, sadece bir anne değil; aynı zamanda bir öğretici, bir rehber, bir yön vericidir. Bilgili bir kadın, sadece kendisini değil, bir nesli yetiştirir. Bu yönüyle kadın, adeta evin yaşayan ansiklopedisidir.

Ancak mesele sadece “çalışmak” ya da “çalışmamak” değildir.
Mesele, ailenin nasıl korunacağıdır.

Sonuç olarak:

Evi yuva yapan kadındır.
Kadın yuvadan uzaklaştığında sadece bir kişi eksilmez;
O yuvada yoksa; ev soğur, çocuk soğur, ilişkiler zayıflar… ve toplum bundan etkilenir.

Her şey gelip geçicidir.
Ama yetiştirilen evlat, insanın geride bıraktığı en kalıcı eserdir.

Belki de asıl soru şudur:

“Daha çok şeye sahip olmak mı, yoksa daha sağlam bir aileye sahip olmak mı?”
Cevap, herkesin kendi hayatında vereceği en önemli kararlardan biridir.
Allah, herkese huzurlu, dengeli ve bereketli bir hayat nasip etsin.

Selam ve dualarımı takdim eder, sizlerden de dua beklerim kıymetli gönül dostlarım.