“Din, maişet için değil; hakikat için anlatılmalıdır. Bu ölçüye sadık kalmak, hem güveni hem de imanı korumanın tek yoludur.”
Ramazan ayının başlamasıyla ekranlarda, sosyal medya ve dijital platformlarda dinî program yapan birçok hoca görüyoruz. Bunların bir kısmı gerçekten ihlasla, samimiyetle ve hiçbir çıkar gözetmeden hakikati anlatmaya çalışıyor. Ancak bazıları da dini bir meslek gibi görüp şöhret, reklam ve sponsorluk üzerinden menfaat elde edebiliyor. Bu noktada, geçmişten beri dile getirilen bir itham yeniden gündeme geliyor: “Dini ve ilmi maişet vasıtası yapmak.”
Bu itham yeni değildir. Tarih boyunca hakikati anlatan ilim ehli zaman zaman bu suçlamayla karşı karşıya kalmıştır. Bu nedenle bu iddiaları en güçlü şekilde çürütecek olan şey söz değil; yaşayış ve ahlâktır. Yani doğruluk, samimiyet ve istiğna ile ortaya konan fiilî duruştur.
Nitekim Said Nursî, “Ehl-i dalâlet, ehl-i ilmi, ilmi vasıta-i cer etmekle itham ediyorlar; ‘İlmi ve dini kendilerine medar-ı maişet yapıyorlar’ deyip insafsızcasına onlara hücum ediyorlar. Bunları fiilen tekzip lâzımdır.” diyerek bu hakikate dikkat çekmiştir. Kendisi minnet altına girmektense zahmet ve meşakkati tercih etmiş, kaidesini bozmamıştır. Bu, tezehhüd veya sun’î bir istiğna değil; hakikatin korunması için gerekli bir duruştur. Bugün de gerçek âlimin görevi aynı çizgiyi sürdürmektir: İhlas, istiğna ve samimiyet.
Bugün özellikle televizyon programlarında din anlatılırken reklam, sponsorluk ve popülerlik gibi unsurların öne çıkarılması, halkın gözünde dinin bir “meslek” gibi algılanmasına yol açabiliyor. Bu durum ise dine mesafeli duran çevrelerin eline koz veriyor. “Din üzerinden geçiniyorlar” söylemi bu şekilde güç kazanabiliyor.
Oysa din, bir kazanç kapısı değildir. Din; insanın kalbine ve aklına hakikati ulaştıran ilahî bir nurdur. Hakikatin yolu bellidir. Peygamberler, insanlardan karşılık beklemeden hakikati tebliğ etmişlerdir. Kur’ân’da onların diliyle, “Benim mükâfatım ancak Allah’a aittir” hakikati ifade edilir. Yine Kur’ân’da, doğru yolda olan ve insanlardan ücret istemeyen kimselere tâbi olunması tavsiye edilir. Bu ölçüler, dini anlatan kimselerin çıkar beklentisinden uzak durmasının ne kadar önemli olduğunu açıkça gösterir.
Gerçek bir âlim, zahmet ve meşakkat çekse bile minnet altına girmemeyi tercih eder. İhlas ve istiğna ile hareket eder. Bu, yapay bir tevazu ya da gösteriş değildir; hakikatin korunması için gerekli bir duruştur.
Aslında mesele çok açıktır: İlmin, iman ve amel ile birleşmesi gerekir. Eğer ilim, ahlâk ve yaşayışla desteklenirse ithamlar kendiliğinden boşa çıkar. Çünkü hakikat en güçlü şekilde yaşanarak anlatılır.
Bir mümin; ilmiyle topluma fayda sağladığında, ahlakıyla güven verdiğinde ve ibadetiyle samimiyetini gösterdiğinde yöneltilen suçlamalar fiilen geçersiz hâle gelir. Bu noktada temel ölçü şudur: Allah namına vermek, Allah namına almak.
Tarih boyunca din çoğu zaman zorla değil; güzel ahlâk ve fiilî örneklik ile yayılmıştır. Müslümanların dürüstlüğü, merhameti ve istiğnası kalpleri etkilemiş, insanları hakikate yaklaştırmıştır.
Said Nursî’nin vurguladığı gibi:
“Eğer biz ahlâk-ı İslâmiyenin ve hakaik-i imaniyenin kemalâtını ef’âlimizle izhar etsek, sair dinlerin tâbileri elbette cemaatlerle İslâmiyete girecekler. Belki küre-i arzın bazı kıt’aları ve devletleri de İslâmiyete dehalet edecekler.”
Bugün de din anlatanların duruşu aynı ölçüye göre değerlendirilmelidir. Eğer İslâm ahlâkı yaşayışla gösterilirse toplumun güveni artar ve dinin cazibesi güçlenir. Eğer menfaat ve çıkar öne çıkarsa güven zedelenir ve ithamlar güç kazanır.
Sonuç olarak, hakikat sözle değil; hâl ile görünür.
“Din, maişet için değil; hakikat için anlatılmalıdır. Bu ölçüye sadık kalmak, hem güveni hem de imanı korumanın tek yoludur.”
