Yorumlamak yalnızca zihinsel bir yeterlilik değil, aynı zamanda ahlâkî bir olgunluk hâlidir. Çünkü pozitif yorum, ancak onu gerçekten taşıyabilecek yüreklere yaklaşır. Mücevher, sıradan bir göz için taş parçasıdır; sarraf için paha biçilmezdir. Fark, nesnede değil, bakandadır.

İçsel Sığlık ve Yorumun Ahlâkı

Bakmakla görmek arasında ince ama belirleyici bir çizgi vardır. Bu çizgi, olayları ve insanları okuma biçimimizi kökten etkiler. Ne var ki gönül derinliğinden ve sosyal olgunluktan yoksun olanlar, bu çizginin yalnızca akılla aşılabileceğini sanır; yüreğin, vicdanın ve niyetin payını hesaba katmaz. Oysa insan, dışarıyı çoğu zaman iç dünyasının genişliği ya da darlığı ölçüsünde algılar. Herkes, gördüğünü kendi zihinsel kabına göre şekillendirir; kendi ölçeği kadar anlamlandırır ve yine o ölçü nispetinde değerlendirir.

Bu nedenle gelişigüzel yapılan olumsuz yorumların önemli bir kısmı, gerçeği değil, yorumu yapanın iç dünyasını yansıtır. Duygu öne geçer, değerlendirme eksik kalır, bakış “ben” merkezli hâle gelir. Kişi, gördüğünü değil, kendi filtresinden geçirdiğini yorumlar.

Ancak burada önemli bir ayrımı yapmak gerekir: Sığ ve bozuk algılarla yapılan yorumlar, çoğu kez ilişkilendirme yanılgısına neden olur. Zira içsel sığlıktan doğan her negatif yorum iyi niyetli değildir. Bazıları gerçekten derinlik eksikliğinden kaynaklanır; kişi farkında olmadan sığlığının içinden konuşur. Fakat bazı yorumlar da bilerek çarpıtma, gölgeleme ve itibarsızlaştırma amacı taşır. Yani mesele sadece kapasite değil, kimi zaman niyettir de. Bu yüzden bozuk algılar iki kaynaktan beslenir: farkındalık eksikliği ve bilinçli kurnazlık.

Yorumlamak yalnızca zihinsel bir yeterlilik değil, aynı zamanda ahlâkî bir olgunluk hâlidir. Çünkü pozitif yorum, ancak onu gerçekten taşıyabilecek yüreklere yaklaşır. Mücevher, sıradan bir göz için taş parçasıdır; sarraf için paha biçilmezdir. Fark, nesnede değil, bakandadır.

Bilgeliğin genişliğinden beslenen değerlendirmeler hayata iyilik üretir; insanı ve toplumu yukarıya çeker. Buna karşılık egonun bencil tutumlarından beslenen yorumlar zarar üretir; yorar, aşağı çeker ve alçaltır. Samimiyet ve adanmışlıkla yapılan bir hizmet, ancak onu idrak eden bilinçlerde gerçek değerini bulur. Büyük resmin bilgisinden, vicdanın rehberliğinden ve adalet duygusundan yoksun zihinler ise kolayca önyargıların gölgesine sığınır. Böyle durumlarda algı, hakikatin önüne geçer; görünene değil, kuruntulara inanılır.

İnsan onurunu ve emeğini önemseyen, yapıcı güdülere sahip erdemli kişi, başkasını iyi niyetle okur. Temiz bakar, temiz düşünür, temiz davranır. Buna karşılık bozuk güdülerle hareket eden bencil tutumlarda önyargılar konuşur. Kibirli, herkesi kibirli; egolu, herkesi egolu sanır. Erdemden yoksun biri, başkasında erdem göremez. Yalancı, herkesi yalancı; hırsız, herkesi fırsatçı zanneder. Kişi çoğu zaman karşısındakini değil, kendi içindeki aynanın yansımasını görür. Bu yüzden “Kişi kendinden bilir işi” sözü psikolojideki yansıtma kavramıyla örtüşür.

Mesih’in şu sözü bu hakikati derin biçimde ifade eder: “Bedenin ışığı gözdür; gözün sağlamsa bütün bedenin aydınlık olur. Ama gözün bozuksa bütün bedenin karanlık olur.” (Matta 6:22–23) Buradaki göz, yalnızca fiziksel görmeyi değil, insanın iç âlemini aydınlatan ya da karartan bakış biçimini anlatır. Zira güzellik, bakışta değil; bakanın niteliğindedir. Güzelliği gören göz, aslında kendi içindeki güzelliği yansıtır. Gözdeki güzellik, ruhun ışığından doğar. Güzelliği fark eden göz, güzellik taşıyan bir ruha ve uyanıklığa işaret eder. Göremeyen göz ise kendi karanlığının perdesiyle bakar. Nitekim “İnsanın özü neyse gözü de odur. Göz, kalbin kapısıdır; kalp kirlenirse gözün ışığı da solar.”

Bu nedenle güzellik yalnızca dışarıda bulunan bir nitelik değildir; onu görenin iç dünyasıyla yakından ilişkilidir. İçsel berraklık, başkasındaki erdemi daha görünür kılar. İç dünya kirli ve gürültülüyse, başkasındaki iyilik/ahlak adeta görünmez olur. Bu durum, bakılan şeyden çok, bakan gözün niteliğiyle ilgilidir. Zihni dar, kalbi bulanık olan kişi, en güzel manzaraya baksa bile güzelliğin özüne temas edemez. Çünkü özne–özne ilişkilerinde işleyen saygı, eşitlik ve bütünlük bilinci onda henüz yerleşmemiştir. Ne var ki insanların en kör noktası çoğu zaman tam da burasıdır: İçeride bir yerlerde hâlâ bir “nesneleştirme / sömürü–istismar” bilinci ve çıkar bilinci çalışıyorsa, insan başkasını da o gözle okur; hatta kendi edilgenliğinin farkına bile varmayabilir.

Bu yüzden mesele yalnızca ne hissettiğimiz değil, hissettiğimiz şeye hangi bilinç hâliyle temas ettiğimizdir.

İçsel derinlik arttıkça yorum da değişir. Yorum yıkıcı olmaktan çıkar, geliştirici hâle gelir. Huzur çoğu zaman yorum yapmamaktan değil, yorum yaparken kim olduğumuzu fark etmekten doğar.

Yusuf Beğtaş

www.karyohliso.com