Midyat’ta takvim yaprakları bir kez daha mübarek zamanlara açılıyor. Üç Aylar’ın eşiğinden geçerek; Receb, Şaban ve nihayetinde Ramazan ile taçlanacak o kutlu iklime adım atıyoruz. Regaip, Miraç ve Berat gecelerinin ruhumuzu arındıran çağrısından sonra, Ramazan Ayı’nda Kadir Gecesi ile zirveye ulaşacak bir manevi yolculuğun içindeyiz.
Bu yolculuk yalnızca takvimsel bir geçiş değil; aynı zamanda kalpten kalbe, haneden haneye yayılan bir diriliş mevsimidir.
Üç Aylar’dan Ramazan’a: Manevi Bir İklim
Üç Aylar, İslam geleneğinde bir hazırlık ve arınma dönemidir. Özellikle Regaip Kandili, Miraç Kandili ve Berat Kandili gibi geceler, bireyin iç muhasebesini yaptığı, bağışlanma talebini yükselttiği, kulluk bilincini tazelediği zaman dilimleridir. Bu gecelerin ardından gelen Ramazan ise sabrın, paylaşmanın, dayanışmanın ve rahmetin somutlaştığı bir ay olarak Müslümanların hayatında müstesna bir yer tutar.
Ramazan’ın kalbi ise şüphesiz Kadir Gecesi’dir. Bin aydan daha hayırlı kabul edilen bu gece, vahyin yeryüzüyle buluştuğu anı temsil eder. Bu yönüyle Ramazan, yalnızca oruç ayı değil; Kur’an ayıdır, tefekkür ayıdır, yeniden inşa ayıdır.
Ve nihayet üç günlük Ramazan Bayramı ile bu manevi sefer taçlanır. Bayram; affın, barışın, küskünlüklerin son bulmasının, yetimin başının okşanmasının ve sofraların çoğalmasının adıdır.
Dinî Mükemmeliyet ile Beşerî Zaaf Arasında
Böylesine köklü ve sistematik bir inanç bütünlüğüne mensup olmak elbette ayrı bir gurur vesilesidir. İslam, inanç esasları, ibadet düzeni ve ahlak öğretisiyle bütüncül bir hayat tasavvuru sunar. Ancak teorik mükemmeliyet ile pratik yaşantı arasındaki mesafe, asıl imtihan alanıdır.
Ne yazık ki, İslam’a yöneltilen eleştirilerin önemli bir kısmı, dinin özünden değil; onu temsil iddiasındaki bireylerin çelişkili tutumlarından kaynaklanmaktadır. Adı Müslüman olup Müslümanca yaşamayan, söylemi ile eylemi örtüşmeyen tavırlar; sadece bireysel bir zaaf değil, aynı zamanda kolektif bir itibar sorunudur.
Din kusursuz olabilir; fakat dindarın kusuru, dine mal edilmekte gecikmez.
İslam Coğrafyası: Çatışma, Bedel ve Sessizlik
Bugün “İslam coğrafyası” denildiğinde zihinlerde beliren tablo, ne yazık ki huzurdan ziyade çatışmadır. Özellikle Orta Doğu olarak adlandırılan bölgede savaş, istikrarsızlık ve siyasal kırılganlık uzun yıllardır ağır bedeller doğuruyor.
Doğu Türkistan’daki Uygur Türklerinin yaşadığı baskılar ile Gazze’de sivillere yönelik şiddet ve yıkım, çağımızın en dramatik insanlık sınavları arasında yer alıyor. Gazze özelinde, Gazze’de yaşanan insani kriz; yalnızca bölgesel değil, küresel bir vicdan meselesidir. Aynı şekilde Doğu Türkistan’da Uygur Türklerine yönelik uygulamalar da uluslararası kamuoyunda geniş yankı uyandırmaktadır.
Bu tabloda asıl sorgulanması gereken nokta ise İslam ülkelerinin dağınıklığı ve etkisizliğidir. Siyasi çekişmeler, ekonomik bağımlılıklar ve diplomatik kırılganlıklar; ortak bir irade ortaya konmasını zorlaştırmaktadır. Sonuç olarak bedeli yine masum halklar ödemektedir.
Ramazan: Yalnızca Oruç Değil, Bilinç Zamanı
Ramazan’ın manevi atmosferi elbette hanelerimize bolluk, bereket ve sevinç getirecek. Ancak bu ay, aynı zamanda bir bilinç tazeleme çağrısıdır. Aç kalmanın ne demek olduğunu idrak etmek; mazlumun hâlini hissetmek; adalet, merhamet ve sorumluluk kavramlarını yeniden düşünmek demektir.
Eğer Ramazan yalnızca bireysel ibadet ritüeline indirgenirse eksik kalır. Oysa Ramazan; ahlaki tutarlılık, toplumsal dayanışma ve küresel vicdan muhasebesi için de bir fırsattır.
Midyat’tan yükselen bu manevi iklim, sadece camilerde değil; kalplerde, davranışlarda ve toplumsal duruşta da karşılık bulduğunda anlamını tamamlayacaktır.
Ramazan’a girerken sorulması gereken soru şudur:
Bu ay bizi yalnızca aç bırakacak mı, yoksa değiştirecek mi?