Bugün kadın ve aile politikaları üzerine yürütülen tartışmalara baktığımızda, insanı merkeze alan bütüncül bir yaklaşım yerine ideolojik ve ekonomik önceliklerin öne çıktığını görüyoruz. Kadın kimi zaman yalnızca iş gücüne katılım üzerinden değerlendiriliyor, kimi zaman da düşen nüfus oranlarına çözüm üretmek adına doğurganlık üzerinden tanımlanıyor. Oysa kadın ne yalnızca ekonomik üretimin bir parçasıdır ne de sadece çocuk dünyaya getiren bir varlıktır.
Bu bakış açısı, farkında olmadan aile kurumunu ikinci plana itiyor.
Modern politikaların önemli bir kısmı, ev hanımlığını görünmez hâle getirirken kadının değerini maaş, kariyer ve ekonomik üretim üzerinden ölçüyor. Halbuki bir annenin evladına verdiği terbiye, aileyi ayakta tutan fedakârlığı ve nesil yetiştirme sorumluluğu, herhangi bir ekonomik göstergeyle ölçülemeyecek kadar kıymetlidir.
Diğer taraftan yalnızca nüfus artışını hedefleyen söylemler de kadını değersizleştiren başka bir uç noktaya savruluyor. Çocuğu sadece sayısal artış meselesi olarak görmek, kadını “doğum yapan birey” konumuna indirger. Oysa mesele sadece daha fazla çocuk sahibi olmak değil; sağlıklı aile ortamında yetişen, karakterli, ahlaklı ve güçlü nesiller inşa edebilmektir. Nitelikli nesiller, nicelikten daha değerlidir.
Kadının çalışması elbette kendi tercihidir ve toplum hayatına katkısı kıymetlidir. Ancak kadını her alanda, her şart altında ve yalnızca ekonomik üretim üzerinden değerlendiren anlayış doğru değildir. Kadının onurunu, mahremiyetini, aile huzurunu ve yaratılışına uygun hassasiyetlerini zedeleyen çalışma biçimleri özgürlük değil, yeni bir baskı türüdür. Her işin kadın ve erkek fıtratına uygun yönleri olduğu gerçeği yok sayılarak kurulacak bir düzen, huzur değil yeni toplumsal sorunlar üretir.
Bugün toplumun karşı karşıya olduğu birçok sosyal problemin temelinde aile yapısındaki çözülme yatıyor. Artan boşanmalar, evlilik yaşının yükselmesi, yalnızlaşma, çocukların parçalanmış aile ortamlarında büyümesi ve kuşaklar arası bağların zayıflaması; aileyi ihmal eden politikaların doğal sonucudur.
Aileyi ayakta tutan unsurların başında karşılıklı sorumluluk bilinci, fedakârlık ve emek gelir. Bu nedenle ev hanımlığını küçümseyen anlayış da, kadını yalnızca kariyer üzerinden tanımlayan yaklaşım da eksiktir. Asıl mesele, kadını tek bir hayat biçimine zorlamak değil; hangi yolu seçerse seçsin onu değersizleştirmeyen bir toplumsal anlayış kurabilmektir. Kadının değeri yalnızca maaşla veya kariyerle değil; aileye, nesle ve topluma kattığı bütün emekle ölçülmelidir.
Bugün ihtiyaç duyulan şey, kadını erkekle yarıştıran değil; aileyi güçlendiren bir sosyal anlayıştır.
Çözüm İçin Ne Yapmalıyız ?
· Gençlere evlilik bilinci kazandırılmalı, evlilik kurumu yeniden saygın ve güçlü bir zemine oturtulmalıdır.
· Evlilik öncesi eğitimler ve aile danışmanlığı hizmetleri yaygınlaştırılmalıdır.
· Boşanmaları azaltacak arabuluculuk ve aile danışmanlığı mekanizmaları daha etkin hâle getirilmelidir.
· Uzun süreli evlilikleri teşvik edecek sosyal destek modelleri geliştirilmeli; örneğin evlilikte 20, 30 veya 40 yılı dolduran çiftlere ekonomik ve sosyal teşvikler sağlanmalıdır. Eşi ev hanımı olan Memurların eş yardımı ciddi oranda arttırılmalı ve direk eşin hesabına yatırılmalıdır.
· Aile birliğini koruyan çiftlere yönelik vergi, konut veya emeklilik avantajları gibi teşvik modelleri değerlendirilebilir.
· Ev hanımlarının sosyal güvencesi güçlendirilmeli, aile içindeki emeği görünür ve değerli kılınmalıdır.
· Çalışan annelerin aile hayatını koruyabilecekleri esnek çalışma modelleri geliştirilmelidir.
· Çocuk merkezli değil, aile merkezli sosyal politikalar oluşturulmalıdır.
Toplumlar sadece ekonomiyle değil, sağlam aile yapılarıyla ayakta kalır. Aile zayıfladığında toplumun ruhu da zayıflar. Bu nedenle kadın politikaları; kadını yalnızca iş gücü veya doğurganlık üzerinden tanımlayan dar kalıplardan kurtulmalı, aileyi, insanı ve nesli koruyan daha adil bir zemine oturmalıdır.
Aksi hâlde bugün görmezden gelinen çatlaklar, yarının büyük toplumsal kırılmalarına dönüşecektir.
Kıymetli okuyucularım; aileyi korumak, aslında geleceğimizi korumaktır. Bu yüzden yazmaya, konuşmaya ve hatırlatmaya devam edeceğim. Çünkü güçlü aile, güçlü toplumun temelidir. Aile zayıflarsa toplum çözülür, aile yıkılırsa millet ayakta kalamaz. Bu gerçeği görmezden gelenlere karşı kalemimiz susmayacaktır.
Sağlıcakla kalın.