Kabir Korkusu Beni Mutsuz Ediyor !

Kabri Karanlık Bir Kuyu mu, Nurani Bir Kapı mı? "Kabir korkusu, çoğu zaman kabrin kendisinden değil; onu yanlış tanımamızdan kaynaklanır."

Abone Ol

Birçok insan ölümden çok kabirden korkuyor.

Karanlık...

Sessizlik...

Toprak...

Ve bilinmezlik...

Modern insanın en büyük korkularından biri de budur.

Ölümü konuşmak birçok insan için zordur. Fakat ölümden daha az konuşulan bir korku daha vardır: Kabir...

Bir mezarlığın yanından geçerken içimizi kaplayan o sessizlik...

Toprağın altını düşündüğümüzde hissettiğimiz o ürperti...

Bir gün hepimizin gireceği o dar mekânın hayali...

Çoğu zaman bizi korkutan şey, kabrin kendisinden çok zihnimizde çizdiğimiz karanlık tablodur.

Çünkü kabri yalnızlık olarak görüyoruz.

Terk edilmek olarak görüyoruz.

Karanlık ve sessiz bir son olarak görüyoruz.

Bu yüzden birçok insan farkında olmadan kabir korkusunu içinde taşıyor.

Peki ya kabir gerçekten düşündüğümüz gibi korkunç bir yer değilse?

Peki ya korkumuzun kaynağı kabrin kendisi değil de onu yanlış tanımamızsa?

İnsan çoğu zaman bilmediğinden korkar. Hakikati tanıdıkça korkular küçülür.

Bediüzzaman Said Nursî'nin kabre bakışı da tam bu noktada dikkat çekicidir.

O şöyle der:

"Kabir ise zulümatlı bir kuyu ağzı değil, nuraniyetli âlemlerin kapısıdır. Dünya ise bütün şaşaasıyla ahirete nispeten bir zindan hükmündedir."

Ne kadar farklı bir bakış açısı...

Biz kabri bir son olarak görüyoruz.

O ise bir başlangıç olarak tarif ediyor.

Biz onu karanlık bir kuyu zannediyoruz.

O ise nurani âlemlere açılan bir kapı olarak gösteriyor.

Aslında kabrin hakikatini anlamak için etrafımızdaki sayısız örneğe bakmak yeterlidir.

Şimdi bir çekirdeği düşünelim...

Onu toprağın altına gömdüğümüzde mahzun oluyor muyuz?

"Yazık oldu" mu diyoruz?

Hayır.

Çünkü biliyoruz ki o çekirdek yok olmuyor.

Tam tersine yeni bir hayatın başlangıcına hazırlanıyor.

Toprağın altında çürüyor gibi görünse de aslında filizleniyor.

Kök salıyor.

Gövde oluyor.

Yaprak açıyor.

Rengârenk çiçeklere dönüşüyor.

Meyve veriyor.

Hatta kokusuyla ve güzelliğiyle insanları kendine çekiyor.

Eğer çekirdeğin toprağa girmesi yok oluş değilse, kâinat ağacının en kıymetli meyvesi olan insan için neden yok oluş olsun?

İnsanın toprağa girmesi de daha büyük bir hayatın başlangıcıdır.

Nasıl ki çekirdek toprağın altında yeni bir âleme hazırlanıyorsa, insan da kabir vasıtasıyla ebedî hayatın baharına hazırlanıyor.

Bu yüzden asıl mesele toprağa girmek değil, toprağın ötesini görebilmektir.

Çekirdek toprağa girerken korkmuyor.

Çünkü Rabbi onu bahara hazırlıyor.

İnsan da toprağa girerken aynı rahmetin misafiridir.

Yeter ki sonu değil, devamı görebilsin.

Belki de kabir korkusunu büyüten şey ölüm değil; ahireti yeterince düşünmemektir.

Çünkü insan yalnız karanlığa bakarsa korkar.

Fakat kapının ardındaki nuru görürse ümitlenir.

Bediüzzaman'ın ifadesiyle kabir, bir mümin için karanlık bir kuyu değil; nurani âlemlerin kapısıdır.

Ve kapılar, kapanmak için değil; yeni ufuklara açılmak için vardır.

Bir sonraki yazımızda, ölümü ve kabri farklı bir pencereden okumaya çalışacağız.

Anne karnındaki bir bebeğin doğumdan korkması ne kadar tabi ise, insanın da bilmediği âlemden ürkmesi o kadar anlaşılabilir...

Peki ya doğum bebek için ne ise, ölüm de insan için oysa?

Kabrin karanlık bir kuyu değil, nurani âlemlere açılan bir kapı olduğunu bu benzetme üzerinden konuşacağız.

Kalbinizde huzur, gönlünüzde umut eksik olmasın...