“Cumhuriyet, Vatandaşlık ve Kürt Meselesi?” başlıklı yazımızda, Cumhuriyet’in vatandaşlık anlayışının Kürt meselesinde nasıl bir kırılma ürettiğini ele aldım.
Toplumların en büyük yanılgılarından biri, insanın doğuştan taşıdığı kimlikleri tartışma ve çatışma sebebi haline getirmesidir. Bugün Biz, irademiz dışında verilen kimlikler üzerinden neden kavga ediyoruz? Sorusuna insanî ve ahlâkî bir çerçevede cevap arayacağız.
Milliyet, doğduğumuz anda bize verilmiş bir kimliktir; ne seçme ne de değiştirme iradesine sahibiz. Oysa hesap gününde sorulacak olan, doğuştan gelen kimliklerimiz değil; irademizle yaptığımız tercihler, adalet karşısındaki tavrımız ve mazlumun yanında durup durmadığımızdır.
Bir insanın milliyetinden ötürü yargılanması, övülmesi ya da aşağılanması, cehaletin en açık göstergesidir. Çünkü bu, insanın kendi iradesiyle seçmediği bir özelliği mutlak kimlik haline getirmektir. Oysa gerçek kimlik, vicdanın ve iradenin yön verdiği tercihlerde ortaya çıkar.
Bugün kavga ettiğimiz konulara bakın: Dil, etnik aidiyet… Bunların hiçbiri bizim irademizle seçilmiş değildir. Ama adalet, merhamet, doğruluk, dürüstlük, mazlumun yanında durmak; işte bunlar bizim irademizle yaptığımız tercihlerdir. Ve yarın mehşerde hesaba çekileceğimiz de tam olarak bunlardır.
Milliyet, kavga sebebi değil; kültürel bir zenginliktir. İnsan, doğduğu toprakların rengini taşır ama bu renk, diğer renklerle kavga etmek için değil, bir tabloyu güzelleştirmek için vardır. Bizim görevimiz, farklılıklarımızı çatışma değil, tamamlayıcı unsur olarak görmek; irademizi adalet ve merhamet yönünde kullanmaktır.
Kur’an-ı Kerim bu gerçeği açıkça ortaya koyar:
“Ey insanlar! Şüphesiz biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık. Birbirinizle tanışasınız diye sizi milletlere ve kabilelere ayırdık. Allah katında en üstün olanınız, O’na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır.”(Hucurât, 49/13)
Bu ayet, meselenin özünü ortaya koyar: Farklılık sebep değil, hikmettir. Üstünlük ise yalnızca takva iledir. Buna rağmen bugün hâlâ dil, ırk ve soy üzerinden yürütülen tartışmalar, bizi hakikatten uzaklaştırmakta; kardeşliği zedelemektedir.
Peygamber Efendimiz (sav), Veda Hutbesi’nde bu fitnenin kökünü kazımıştır:
“Arap’ın Arap olmayana, Arap olmayanın da Arap’a; beyazın siyaha, siyahın beyaza hiçbir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takva iledir.”
Bu söz, insanlık tarihinin en net eşitlik beyannamesidir. Buna rağmen ırkçılık, insanın içine sızan en eski hastalıklardan biri olarak varlığını sürdürmektedir.
Zira ilk ırkçı şeytandır. Allah’ın emrine karşı gelerek:
“Ben ondan üstünüm; beni ateşten, onu çamurdan yarattın.”(A’râf, 7/12)
Irkçılık, işte bu şeytani mantığın bugüne taşınmış hâlidir.
Tarihimizde de bu tehlikeye karşı güçlü ikazlar vardır. Mehmet Âkif Ersoy’un şu mısraları hâlâ güncelliğini korur:
“Hani, milliyetin İslâm idi… Kavmiyet ne!
Ne Araplık, ne de Türklük kalacak, aç gözünü!
Dinle Peygamber-i Zîşan'ın (sav) ilahi sözünü.
Ayrılık hissi nasıl girdi sizin beyninize!
Fikr-i kavmiyeti şeytan mı sokan zihninize?”
Yavuz Sultan Selim Han ise milletin birliği konusundaki hassasiyetini şu anlamlı sözlerle ifade eder:
“Milletimde ihtilaf-u tefrika endişesi,
Kûşe-i kabrimde hattâ bîkarar eyler beni.
İttihadken savlet-i a’dayı def’e çaremiz,
İttihad etmezse millet, dağdar eyler beni.”
Bu sözler bize şunu öğretir: Bir milleti ayakta tutan şey soy bağı değil, adalet ve birlik şuurudur.
Asıl kimlik; hangi milletten olduğumuz değil, adaletin neresinde durduğumuzdur. Mazlumun yanında mı duruyoruz, yoksa güçlüden yana mı saf tutuyoruz? Hesap günü bize sorulacak olan tam da budur.
Sonuç olarak şunu açıkça söylemek gerekir: İrademiz dışında verilmiş kimlikler üzerinden kavga etmek cahilliktir. Buna karşılık irademizi adalet, merhamet ve kardeşlikten yana kullanmak ise imanın ve hikmetin gereğidir.
Çünkü insanı yücelten; hangi ırktan olduğu değil, hangi tarafta durduğudur.
“Tefrika girmedikçe bir millete düşman giremez;
Toplu vurdukça yürekler onu top sindiremez.”
Ahlâkî ölçü netleşmeden siyasal çözümlerin kalıcı olması mümkün değildir. Bugün yaşadığımız ayrışmanın somut bir adı vardır ve Bediüzzaman Said Nursî’ye göre bu asrın en tehlikeli fitnesi tam da burada devreye girer: menfî milliyetçilik. Bir sonraki yazıda, “Bu Asrın En Tehlikeli Fitnesi: Menfî Milliyetçilik” başlığı altında, İslâm’ın ve Bediüzzaman’ın milliyet anlayışını merkeze alarak bu fitnenin mahiyetini ve toplumda açtığı tahribatı daha yakından ele alacağız. Çünkü bu fitneyle yüzleşmeden, kardeşlik hukukunu korumak mümkün değildir.