Hemşeri Dernekleri

Bugün gelinen noktada, bu derneklerin çoğunun toplumsal bir faydadan ziyade birer “başkan üretim çiftliğine” dönüştüğünü görmemek için kör olmak gerekir.

Abone Ol

On yıllar önce, bildiğimiz dünyayı geride bırakıp taşradan büyük kentlere göçerken aslında sessiz bir toplumsal travmanın içinden geçiyorduk.

Köyümüzden, toprağımızdan kopmak; kurallarını bilmediğimiz devasa bir beton ormanında “yabancı” kalmak demekti. O günlerde hemşeri dernekleri bir lüks değil, bir hayatta kalma refleksiydi.

Barınacak yer bulamayana bir dam, iş arayana bir ekmek kapısı, şehrin gürültüsünde kaybolana ise tanıdık bir nefes oldu. O günlerde bu yapılar, köksüz kalmanın acısını hafifleten güvenli limanlardı.

Fakat zaman durmadı, dünya da öyle…

Koltuk Sevdası ve “Başkanlık” İllüzyonu

Bugün gelinen noktada, bu derneklerin çoğunun toplumsal bir faydadan ziyade birer “başkan üretim çiftliğine” dönüştüğünü görmemek için kör olmak gerekir. Mahallesinde karşılığı olmayanların, bir yerlere aday olabilmek için “Ben şu kadar bin kişinin temsilcisiyim” diyerek kullandığı bu yapılar, artık koca birer illüzyondan ibaret.

“Ben başkanım” diye kasılanların arkasından yürüyen o on binleri, yüz binleri göreniniz var mı?

Yoksa her şey, üç-beş kişinin kendi arasındaki siyasi ikbal oyunundan mı ibaret?

Genç Kuşak Neden Yok?

Çünkü Gelecek Burada Değil! Bu derneklerin kapısından içeri giren tek bir genç görüyor musunuz? Göremezsiniz. Çünkü gençler; dünyayı cebindeki telefondan takip ederken, siz hâlâ elli yıl öncesinin dar kalıplarıyla “bizim köylü” edebiyatı yapıyorsunuz.

Gençler liyakat istiyor, vizyon istiyor, evrensel bir değer görmek istiyor. Oysa sizin dernekleriniz; gençlerin hayallerine hitap etmek yerine, onları sadece seçim zamanı bayrak asacak veya “kalabalık görünecek” piyonlar olarak görüyor. Gençlerin bu yapılara sırt dönmesi bir vefasızlık değil, bir akıl isyanıdır.

Birliktelik mi, Bölünme mi?

İşin en acı ve tehlikeli kısmı ise burası: Birleştirmek iddiasıyla yola çıkan bu STK’lar, günümüzde birlikteliği sağlamak yerine bölünmeyi hızlandıran birer mekanizmaya dönüştü. Aynı toprağın insanlarının bile siyasi görüş, çıkar grupları veya dar mahalle kültürüyle birbirini ötekileştirdiği karanlık bir döneme girdik.

Eskiden “biz” diyerek şehre tutunurduk; şimdi ise o “biz”in içinden yeni “düşmanlar” ve “ötekiler” yaratıyoruz. Liyakatin yerini hemşericiliğin, kardeşliğin yerini ise “çıkar yoldaşlığının” aldığı bu yapılar, toplumsal barışın altına dinamit koyuyor.

İş İşten Geçmeden!

Köy derneğinden konfederasyona uzanan bu devasa piramit içinde; hemşerisinin evladına gerçek bir gelecek hazırlayan, memleketin bir yarasına merhem olan, “olmazsa olmaz” diyebileceğimiz bir proje üreten tek bir babayiğit gören var mı?

Eğer bir yapı, üyesinin derdine derman olamıyor, aksine onları birbirine yabancılaştırıp kamplaştırıyorsa; o yapı artık bir sivil toplum kuruluşu değil, toplumsal bünyeye yük olmuş bir tortudur. Bu yapıların bizi birleştirmek yerine daha çok böldüğünü anladığımızda umarım iş işten geçmiş olmaz.

Çünkü bugün dernek merkezlerinde demlenen şey dayanışma değil, ne yazık ki ötekileştirmenin ta kendisidir!

VESSELAM