Kasım ayında dile getirdiğimiz uyarılar ve çözüm önerileri, bugün yaşanan okul baskınlarıyla birlikte yeniden ve daha güçlü bir şekilde gündemimize girmiştir. (İlgili yazıların linkleri yazının sonunda yer almaktadır.)
Geleceğimiz ciddi bir tehdit altında. Okul baskınları artık münferit olaylar olmaktan çıkmış; eğitim kurumlarını, öğrencileri ve doğrudan toplumun huzurunu hedef alan bir güvenlik ve değer krizine dönüşmüştür. Buna bir de bağımlılığın ekonomiye yıllık 78 milyar dolarlık yükü eklendiğinde — Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın da ifade ettiği üzere — meselenin yalnızca eğitimle sınırlı olmadığı, aynı zamanda bir toplumsal varoluş meselesi hâline geldiği açıkça görülmektedir.
Ancak burada temel bir soruyu sormadan ilerleyemeyiz: Bu tabloyu sadece eğitim sistemi mi üretiyor?
Cevap açık: Hayır.
Eğitimde şiddeti konuşuyorsak, yalnızca okulları değil; aileyi, medyayı, dizileri ve içinde yaşadığımız sosyal çevreyi de konuşmak zorundayız. Çünkü çocuk sadece okulda değil; evde, ekranda ve sokakta da “eğitilir”.
Bugün birçok dizi ve medya içeriği, şiddeti sıradanlaştırmakta; kimi zaman da örtük biçimde meşrulaştırmaktadır. Güçlünün haklı olduğu, sorunların kaba kuvvetle çözüldüğü bir anlatı dili, farkında olmadan yeni neslin zihnine yerleşmektedir. Aile içindeki iletişim dili, ebeveynlerin öfke kontrolü, çocuklara sunulan rol modeller bu süreci ya derinleştirmekte ya da onarmaktadır. Aynı şekilde mahalle kültürü, arkadaş çevresi ve sosyal medya gibi unsurlar da bireyin davranış kalıplarını doğrudan şekillendirmektedir.
Dolayısıyla eğitimde şiddete gerçekten “hayır” demek istiyorsak, bu çağrı yalnızca okullara değil; toplumun tüm katmanlarına yönelmelidir.
Tam da bu noktada, “nasıl bir eğitim?” sorusu yeniden önem kazanmaktadır.
Bugün eğitim sistemi büyük ölçüde sınav, başarı ve kariyer eksenine sıkışmış durumdadır. Bilgi artmakta; ancak değerler aynı ölçüde güçlenmemektedir. Diğer yandan yalnızca manevi eğitime yönelip aklı ve bilimi ihmal eden yaklaşımlar da bulunmaktadır. Her iki uç da eksiktir ve risklidir.
Bu dengeyi kurmak için güçlü bir referans noktası vardır: Said Nursî’nin “iki kanatlı” eğitim anlayışı.
“Vicdanın ziyası, ulûm-u diniyedir. Aklın nuru, fünun-u medeniyedir. İkisinin imtizacıyla hakikat tecellî eder.”
Bu yaklaşım, eğitimi akıl ve vicdan dengesi üzerine inşa eder.
Akıl; bilim, teknoloji, eleştirel düşünme ve üretkenliği temsil ederken,
vicdan; ahlakı, merhameti, adaleti ve sorumluluğu temsil eder.
Bu iki kanat birlikte çalıştığında birey dengeli, sağlıklı ve üretken olur. Ayrıldığında ise biri taassuba, diğeri şüpheye ve çıkarcılığa sürüklenir. Bugün karşı karşıya olduğumuz şiddet, bağımlılık ve değer erozyonunun temelinde de bu kopuş yatmaktadır.
Nitekim modern eğitim yaklaşımları da artık bu gerçeği kabul etmektedir. Duygusal zekâ, karakter eğitimi ve sosyal beceriler gibi kavramlar, vicdan eğitiminin çağdaş karşılıkları olarak öne çıkmaktadır. Bu anlamda mesele yeni değil; sadece yeniden hatırlanmaktadır.
Peki çözüm nedir?
Öncelikle eğitim sistemi köklü bir dönüşüm geçirmelidir. Başarı yalnızca sınavla ölçülmemeli; öğrencinin çok yönlü gelişimi esas alınmalıdır. Kodlama, medya okuryazarlığı, problem çözme ve iş birliği gibi beceriler müfredata entegre edilirken; değerler eğitimi de aynı ciddiyetle ele alınmalıdır.
Müfredat sadeleştirilmeli, temel beceriler ön plana çıkarılmalıdır. Dezavantajlı bölgelerde altyapı yatırımları artırılmalı, öğretmen dağılımı adil hâle getirilmeli ve sınıf mevcutları azaltılmalıdır. Rehberlik hizmetleri yalnızca akademik yönlendirme değil, yaşam becerileri kazandırma odaklı olmalı; psikolojik danışman sayısı artırılmalıdır. Veli-okul ilişkisi sınav ve karneyle sınırlı kalmamalı; değer temelli bir iş birliğine dönüşmelidir. Öğrenciler gönüllülük ve üretim odaklı faaliyetlere yönlendirilmeli; yerel yönetimler, sivil toplum kuruluşları ve diğer paydaşlarla sosyal projeler geliştirilmelidir. Zorunlu eğitim ilköğretim ile sınırlandırılmalı, ortaöğretim ve sonrası öğrencinin yönelim ve tercihlerine göre şekillenmelidir.
Ancak bu dönüşüm yalnızca okulla sınırlı kalamaz.
Aileler çocuklarına sadece akademik başarıyı değil, doğru davranışı ve sağlam değerleri de modellemelidir.
Medya ve dizi sektörü, şiddeti normalleştiren değil; çözüm üreten ve sorumluluk taşıyan bir dil geliştirmelidir.
Dijital platformlar, gençleri edilgen tüketiciler değil, bilinçli bireyler hâline getirecek içerikleri teşvik etmelidir.
Sosyal çevre, gençleri suça değil; üretime, sanata ve toplumsal katkıya yönlendirmelidir.
Devlet ise tüm bu unsurları kapsayan, kısa vadeli değişimlerden etkilenmeyen uzun vadeli eğitim politikaları oluşturmalıdır. Öğretmenler yalnızca bilgi aktaran değil; karakter inşa eden rehberler olarak desteklenmelidir.
Çünkü eğitim sadece okulda verilen ders değildir.
Eğitim, hayatın tamamıdır.
Bugün okul baskınları ve bağımlılık gibi sorunlar bize açık bir gerçeği hatırlatmaktadır: Akıl ile vicdan arasındaki denge bozulduğunda, kaybeden sadece birey değil, toplumun tamamı olur.
Ancak aile, okul, medya ve çevre aynı istikamette buluşur; akıl ve vicdan birlikte kanatlanırsa, o zaman sadece şiddeti azaltmakla kalmayız; daha adil, daha huzurlu ve daha güçlü bir gelecek inşa edebiliriz.
Çünkü mesele sadece eğitim değil; mesele, nasıl bir insan yetiştirmek istediğimizdir.
Eğitim Üzerine yazdığım önceki yazılar: