Ayrılmak…
Kelimenin kendisi bile insanın içini ürpertiyor. Ayrılık her zaman zordur; fakat yıllarını verdiğin, aynı sofrayı paylaştığın, aynı sevinçle gülümsediğin, aynı hüzünle sustuğun insanlardan ayrılmak, insana sanki kalbinden bir parça koparılıyormuş hissi verir.
Yaklaşık on beş yıldır görev yaptığım Taşlıdere Aile Sağlığı Merkezi’nden —halkın diliyle Awgerme Sağlık Ocağı’ndan— ayrılıyorum.
Dile kolay: On beş yıl…
Biz sadece bir kurumda çalışmadık. Civarıyla, köyleriyle, mezralarıyla yaklaşık sekiz bin insanla aynı kader dairesinde buluştuk; bir bakıma büyük bir aile olduk. Bu yüzden ayrılık ağır geldi. Öyle ağır geldi ki, kimseye haber vermeden ayrıldım. Sessizce… Bir vedaya bile fırsat tanımayan ani bir geçişle yeni görev yerime başladım.
Kimseye haber vermeden, gürültüsüz bir geçişle yeni vazife yerime intikal ettim.
Sonra haber yayıldı.
Ayrıldığımı duyanlar aradı.
Ama ayrılık gerçekleşmişti artık…
Ardından Aile Sağlığı Merkezimizin WhatsApp grubundan ayrıldım. Bu da başka bir ağırlıktı. Yıllarca paylaşılan hatıraları, sesleri, cümleleri geride bırakarak bir gruptan çıkmak… Küçük gibi görünen ama insanın kalbinde derin bir iz bırakan bir ayrılıktı bu. Ve yapılması gerekiyordu.
Yetmedi…
Batman genelinde Aile Sağlığı Çalışanlarının bulunduğu gruptan da ayrıldım. Çünkü artık o dairenin içinde değildim. Daire büyüdükçe, ayrılık da büyüyordu. Ardından Türkiye genelindeki Aile Sağlığı Çalışanları grubundan da ayrıldım.
Daireler genişledi,
ayrılıklar derinleşti.
Her biriyle ayrı ayrı hatıralarımız oldu. Ayrı bağlar, ayrı hukuklar kurduk. Temennim odur ki; herkesle güzel anılar bırakarak ayrılmış olalım. On beş yıl boyunca elbette zor zamanlarımız oldu; fakat elhamdülillah kimseyle gönül incitici bir hâl yaşamadık. Belki de en büyük kazancımız buydu. Şairin dediği gibi:
“Bâkî kalan bu kubbede bir hoş sadâ imiş.”
Eğer bu kubbenin altında hoş bir sadâ bırakabildiysek, ne mutlu bize…
Beni tanıyanlar bilir; hadiseleri çoğu zaman Risale-i Nur’un hikmet penceresinden okumaya gayret ederim. Bu ayrılığı da o nazarla düşündüm. Ve fark ettim ki, küçük ayrılıklar, büyük ayrılıklara birer hazırlıktır. Hikmetle bakan için her ayrılık, ebedî bir ayrılığın gölgesini taşır.
Zira hepimiz yolcuyuz.
Ve bu fânî menzilde kimse mukim değildir.
Bu düşüncelerle Bediüzzaman Hazretlerinin Eyüp Sultan’da söyledikleri geldi aklıma. Kabristana yukarıdan bakarken mırıldandığı şu sözler, insanın kalbine bir mühür gibi vuruluyor:
“Bu senin etrafındaki kabristanın, yüz İstanbul içinde vardır. Çünkü yüz defa İstanbul buraya boşalmış. Bütün İstanbul’un halkını buraya boşaltan bir Hâkim-i Kadîrin hükmünden kurtulup müstesna kalamazsın; sen de gideceksin.”
(Lem’alar – İhtiyarlar Risalesi)
Evet…
Bu kadar gelenin geçtiği bir dünyada, bize kalıcılık düşmez. Biz de gideceğiz.
Sonra Eyüp Sultan Camii’ndeki o derin halet-i ruhiyeyi anlatan satırlar düştü zihnime. Sanki yaşadığım ayrılığı kelimelere döküyordu:
“Düşündüm ki, ben üç cihette misafirim. Bu menzilcikte misafir olduğum gibi, İstanbul’da da misafirim, dünyada da misafirim. Misafir, yolunu düşünmeli.”
(Lem’alar – İhtiyarlar Risalesi)
Aynen öyle…
Önce küçük bir odadan çıkmak gibi; sonra bir şehirden, sonra bir dünyadan…
WhatsApp gruplarından ayrılışım da böyleydi. Önce dar bir halkadan, sonra daha geniş bir daireden, ardından daha büyüğünden… Tıpkı Taşlıdere’den ayrılışım gibi; sonra Kozluk’tan, Sason’dan, Batman’dan, Türkiye’den ve nihayet bu fânî dünyadan ayrılacağımız gibi.
Bir benzerlik daha var:
Kimseye haber vermeden ayrılmak…
Bu dünyadan da çoğu zaman kimseye haber vermeden, sessizce ayrılacağız. Azrail (a.s.) geldiğinde, gidiş ani olacak. Arkada kalanlar soracak, şaşıracak, belki hayret edecek; ama gidiş, o gidiş olacak, hüküm değişmeyecek.
Bu ayrılığın öğrettiği bir ders daha var:
Nerede olursan ol, hangi görevi yaparsan yap… Asıl mesele, oradan hoş bir sadâ ile ayrılabilmektir. Taşlıdere’den böyle ayrılmaya gayret ettik. Bu dünyadan da böyle ayrılabilir miyiz, bilinmez; ama insan bu muhasebeyi yapmadan edemez. Muhasebe arttıkça inanıyorum kİ; ayrılık da daha hoş bir sadayla olacak…
Zira bu dünyada bulunduğumuz her makam, her görev, her unvan geçicidir. Biz buraya misafir olarak gönderildik. Görevimizi tamamlayıp gideceğiz. Mühim olan; ayrılırken ardımızda bıraktığımız yükler değil, yanımızda götürebileceğimiz güzelliklerdir.
Bediüzzaman’ın şu ikazı, bütün bu ayrılıkların özeti gibidir:
“Misafir olan kimse, beraberce getiremediği bir şeye kalbini bağlamaz… Öyle ise, aziz olarak çıkmaya çalış.”
(Mesnevî-i Nuriye)
Ayrılıklar muhakkaktır…
Ama azizce ayrılabilmek, aziz olarak ayrılmaya çalışmak insana kalan en büyük nasiptir
Ayrılıklar, surette bir kopuştur; hakikatte ise fânîliğin sessiz bir dersidir. Zaman onları unutturur, mekân izlerini siler. Lâkin kulun ardında bıraktığı hâl, ahlâk ve gönül izi bâkî kalır. Asıl nasip; giderken yüklenmek değil, hafiflemek, kırmadan, incitmeden; rızâ, edep ve teslimiyetle bu menzilden ayrılabilmektir. Zira insanın bu yolculuktan azık edinebileceği en büyük kazanç, azizce ayrılmanın hikmetidir.