Toplumun geleceği nerede şekillenir?
Meclislerde mi?
Okullarda mı?
Ekonomik kalkınma programlarında mı?
Yoksa teknoloji laboratuvarlarında mı?
Şüphesiz bunların her biri önemlidir. Ancak gözden kaçırdığımız bir hakikat var: Bir toplumun kaderi önce evlerinde yazılır.
İnsan gün boyunca birçok yere gider. İş yerine… , Okula…, Çarşıya…, Kalabalıklara… Ama günün sonunda dönmek istediği tek bir yer vardır: Evi…
Çünkü ev sadece dört duvardan oluşan bir yapı değildir. Ev, insanın sığındığı limandır. Yorulduğunda dinlendiği, sevgiyi öğrendiği, merhameti tattığı ve karakterini şekillendirdiği, üzüldüğünde teselli bulduğu, sevildiğini hissettiği yerdir. Bu nedenle aile sadece bireysel bir mesele değil, doğrudan toplumun geleceğini ilgilendiren bir kurumdur.
Bugün aile üzerine yapılan tartışmaların büyük bölümü ekonomik sorunlar etrafında dönüyor. Geçim sıkıntısı, kira fiyatları, hayat pahalılığı, işsizlik...
Elbette bunların hepsi önemlidir. Fakat şu soruyu sormak gerekiyor:
Madem mesele sadece ekonomi, neden dünyanın en zengin ülkelerinde de aileler çözülüyor? Neden yalnızlık çağın en büyük problemlerinden biri hâline geliyor? Neden boşanma oranları artıyor ve insanlar kalabalıklar içinde daha yalnız hissediyor?
Demek ki sorun yalnızca maddî değildir.
Bir evi ayakta tutan şey beton değildir.
Bir aileyi koruyan şey de duvarlar değildir.
Asıl mesele, insanları birbirine bağlayan görünmez bağların zayıflamasıdır.
Bediüzzaman aileyi şöyle tarif eder:
"Nev-i beşerin hayat-ı dünyeviyesinde en cemiyetli merkez ve en esaslı zemberek ve dünyevî saadet için bir Cennet, bir melce', bir tahassüngâh ise, âile hayatıdır."
Başka bir ifadeyle aile, insan için bir cennet, bir sığınak ve hayatın fırtınalarına karşı bir korunma kalesidir.
Ne kadar çarpıcı bir tarif...
Bugün dış dünyanın gürültüsünden, rekabetinden ve yorgunluğundan kaçan insanın aradığı şey tam da budur: Bir sığınak...
Fakat Bediüzzaman'a göre aileyi ayakta tutan şey maddî imkânlar değil; samimi hürmet, hakiki şefkat, fedakâr merhamet ve vefadır.
Aslında bu, modern dünyanın giderek kaybettiği değerlerdir.
Çünkü günümüz kültürü ilişkileri çoğu zaman fayda merkezli kuruyor.
İnsanlar birbirlerine "Bana ne veriyor?" sorusuyla yaklaşmaya başlıyor.
Beklentiler karşılanmadığında ise bağlar hızla zayıflıyor.
Oysa aile, bir menfaat ortaklığı değil; bir kader ortaklığıdır.
Hayatın içinde hastalık vardır.
Yaşlılık vardır.
Ekonomik sıkıntılar vardır.
Hayal kırıklıkları vardır.
Aileyi değerli yapan da bütün bunlara rağmen birlikte kalabilmektir.
Bediüzzaman'ın aile reçetesinin merkezinde ise son derece dikkat çekici bir fikir bulunur: Ebedî arkadaşlık düşüncesi...
Bediüzzaman bu hakikati şu çarpıcı ifadelerle dile getirir:
"Bu haremim, ebedî bir âlemde, ebedî bir hayatta daimî bir refîka-i hayatımdır. Şimdilik ihtiyar ve çirkin olmuş ise de zararı yok. Çünkü ebedî bir güzelliği var; gelecek. Ve böyle daimî arkadaşlığın hatırı için her bir fedâkârlığı ve merhameti yaparım."
Ona göre eşler birbirlerini yalnızca birkaç yıllık dünya hayatının yol arkadaşı olarak görürlerse, ilişkileri zamanın yıpratıcı etkileri karşısında zayıflayabilir.
Fakat birbirlerine sonsuz bir hayatın yol arkadaşı nazarıyla bakarlarsa, ilişkinin anlamı değişir.
Fedakârlık artar, sabır derinleşir, merhamet güçlenir, vefa kökleşir.
Bu bakış açısı, sevgiyi yalnızca gençliğe, güzelliğe veya çıkarlara bağlamaz. İlişkiyi daha büyük ve daha kalıcı bir anlam üzerine kurar.
Belki de bugün aile kurumunun en büyük ihtiyacı budur.
Daha büyük evler değil..., Daha pahalı eşyalar değil..., Daha hızlı internet bağlantıları da değil...
Daha fazla vefa..., Daha fazla merhamet..., Daha fazla hürmet..., Daha fazla fedakârlık...
Çünkü mutlu aileler kusursuz insanlardan oluşmaz.
Birbirlerinin kusurlarına rağmen birlikte yürümeyi başarabilen insanlardan oluşur.
Bugün toplum olarak birçok sorunun çözümünü siyasette, ekonomide veya teknolojide arıyoruz.
Fakat aileyi kaybeden bir toplumun geleceğini yalnızca kanunlarla korumak mümkün değildir.
Ne okul aileyi tamamen ikame edebilir.
Ne devlet.
Ne de teknoloji.
Bu yüzden Bediüzzaman'ın yıllar önce dile getirdiği soru hâlâ güncelliğini koruyor:
“Beşerin idare ve ahlâk ve içtimaiyatı ile çok alâkadar olan içtimâiyyun ve siyâsiyyun ve ahlâkiyyunun (Sosyologlar, Siyasetçiler, devlet adamları ve ahlâk felsefecileri.) kulakları çınlasın. Gelsinler; bu boşluğu ne ile doldurabilirler? Ve bu derin yaraları ne ile tedavi edebilirler?
Belki de cevap, aileyi yeniden bir tüketim ilişkisi olmaktan çıkarıp bir emanet, bir sığınak ve bir sadakat yuvası olarak görebilmektedir.
Çünkü güçlü aileler güçlü toplumları doğurur.
Ve insanın gerçek mutluluğu çoğu zaman dünyanın en büyük saraylarında değil; içinde sevgi, merhamet, hürmet ve güven bulunan mütevazı bir yuvada saklıdır.
İşte Bediüzzaman'ın aile reçetesi budur:
Hürmetle beslenen sevgi...
Merhametle güçlenen sadakat...
Ve ebedî arkadaşlık fikriyle derinleşen aile hayatı...
Çünkü aile, yalnızca aynı çatıyı paylaşan insanların birlikteliği değildir; aynı istikamete yürüyen gönüllerin beraberliğidir.
Sevgili okurlar,
Bu yazımızda Aile saadetinin sırrını aradık. Şimdi ise insanlığın en büyük sorusuna yöneliyoruz: Ölümün kaçınılmaz olduğu bir dünyada gerçek mutluluk mümkün müdür? Bir sonraki yazımızda bu sorunun peşine düşeceğiz.
Kalbinizde huzur, gönlünüzde umut eksik olmasın…